15 Ocak 2016 Cuma

Sineklerin Tanrısı / William Golding

Yeni kitap okumakta hayli geciktiğim bir kitap. Uzundur aklımda olup da bir türlü fırsat bulamadıklarımdan sadece birisi.
O kadar çoklar ki...
Ama artık bu konuda stres yapmamaya karar verdim.
Yetişememe stresi yüzünden okuduğumdan zevk almaz hale gelmekten korkar oldum çünkü..
Neyi ne kadar yakalayabilirsem artık.

Bahsi geçen:
Sineklerin Tanrısı / William Golding



Gerçekten de şok edici bir kitap.
Çok sıradan bir çocuk kitabı tadında başlıyor ve sonunda benim hep savunduğum bir gerçeğin kalınca altını çizerek bitiyor..
Bütün Çocuklar Masumdur
cümlesini çürüterek...
Bu cümle bana da inandırıcı gelmez hiç...
İnsanlar iyi ve kötü olarak doğuyor bence ve gerçekten kötü çocuklar var...
Evet hayat şartları bir miktar şekillendiriyor bu doğru ama iyi hep iyi kötü hep kötü... Bence bu iş böyle..

Neyse kitabın özetine gelirsek, çevirmeni Mina Urgan ve sağolsun kitabın sonuna şahane bir sonsözle müthiş bir özet çıkartmış...
arada biraz kısaltarak geçireceğim buraya..

"Sineklerin Tanrısı, öykünün başlıca dört çocuğundan ikisinin, yani Ralph ile Domuzcuk'un tanışmalarıyla başlar. On iki yaşında olan Ralph, iyi huylu, zeki, güzel bir çocuktur. Deniz kuvvetlerinde binbaşı olan babası gelip onları kurtarıncaya kadar bu ıssız adada, yetişkinlerin baskısından uzak, çok hoş vakit geçireceklerine inandığından sevinç içindedir. Aynı sevinci paylaşmayan Domuzcuk'un gerçek adının ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Şişmanlığından ötürü ona böyle bir ad takılmıştır. Domuzcuk, yalnız şişman olduğu için değil, nerdeyse kör denecek kadar miyop olduğundan gözlük taktığı için, ikide bir nefes darlığı nöbetleri geçirdiği için ve aşağı sınıflara özgü bir şiveyle konuşan tek çocuk olduğu için ötekilerden ayrılır. Ağzını her açışında aklın ve sağduyunun sesini bize ileten Domuzcuk, çocukların durumunun korkunçluğunu gerçekçi bir gözle görür: Burası bir adadır. Ralph'ın babası da, hiç kimsecikler de, çocukların burada olduklarını bilmemektedir. Bir çaresini düşünüp kurtulmanın yolunu bulmazlarsa, ölünceye dek burada kalacaklardır. Onun için hemen örgütlenmeleri gerekmektedir. Adanın şurasına, burasına dağılmış çocukları bir araya getirmeli, kaç kişi olduklarını saptayan listeler hazırlamalı, bir toplantı yapılıp kurtuluş çareleri düşünülmelidir.

Domuzcuk'un önerisi üzerine Ralph, sudan çıkardıkları şeytan minaresi biçiminde bir deniz kabuğunu boru gibi öttürerek çocukları toplantıya çağırır. Toplantıda ilk alınan kararlardan biri, şeytanminaresini elinde tutana söz hakkı verilmesidir. Böylece, her toplantıdan önce öttürülen bu denizkabuğu, demokratça bir düzen içinde herkesin dilediği gibi konuşmasının, yani düşünce özgürlüğünün simgesi olur.

Bu denizkabuğundan tüm adada duyulabilen bir ses çıkarabilenin doğuştan bir önder olduğunu sezmişçesine, çocuklar oybirliğiyleRalph'i şef seçerler. Bu karar karşı çıkan tek kişi Jack'tir. Deniz kabuğunu eline almadan konuşmak isteyen, seçim yapılmadan şef olması gerektiğini küstah bir gururla açıklayan Jac'in bir bakıma hakkı vardır; çünkü Ralph doğuştan bir önder olduğu gibi, Jack de doğuştan bir önderdir. Şu farkla ki, Ralph eşitliğe, sevgiye ve anlaşmaya inanan, iyiliğe yönelik bir önder; Jack ise kendinden başkasını hor gören, zorbaca bir baskıya inanan, kötülüğe yönelik bir önderdir. Jack görülür görülmez, onun küçük bir faşist, çekirdek halinde bir başbuğ olduğu hemen anlaşılır. Jack, katolik bir kilisenin korosunda şarkı söyleyen çocukların başıdır.  Jack'e istemeye istemeye oy veren bu çocukların pelerinli ve kare şapkalı üniformaları vardır, ikili sıra halinde asker gibi yürürler ve Jack izin vermeden yere ble oturamazlar.

zorbalığa dayanan üstünlüğünü adaya gelmeden korodaki çocukların üzerinde kuran Jack ileride görüleceği gibi güçlendikçe zorbalığı da artmıştır. Ona hizmet etmedikleri, sadece meyve yiyip geceleri ağladıkları için 6-7 yaşındaki küçükleri, yaşamaları gerekszi yaratıklar sayar. Aklına esince, kulu kölesi haline gelen çocukları bağlatıp dövdürerek, yüzünü boyalarla, başını çelenklerle süsleyip bir put gibi kurularak oturur.

Jack ve Ralph arasındaki iktidarı ele geçirme savaşı çıkmadan önce Ralph, Jack'in etkileyici kişiliğine kapılır; onunla dost olmak ister. Hızlı konuşamadığı, kayalara çabucak tırmanamadığı için Ralph başlarda Domuzcuk'a önem vermez. Ama, olaylar gelişip şefliğin sorumluluğu altında ezildikçe Domuzcuk'un değerini anlar. Domuzcuk'un hiçbir zaman şef olamayacağını anladığı halde kendisinin kafasını Domuzcuk gibi işletme yeteneğinden yoksun olduğunun farkındadır. Bu yüzden Domuzucuk Ralph'in akıl hocası olur.

İlk toplantıda olumlu kararlar alınır. Domuzcuk'un önerisiyle sahilde barınaklar yapılması ve açıktan geçecek gemilere işaret vermek üzere, dağın tepesinde bir ateş yakılması kararlaştırılır. Ancak ateş yakma fikrii çok çekici bulan çocuklar adanın büyükçe bir bölümünü ve bazı küçükleri yakarlar bu arada. Barınak yapmak için uğraşanlar ise ancak Ralph ve Simon'dır.

Oyuna dalan çocuklar her ne kadar verdikleri kararları savsaklasalar da başlarda durumu idare ederler.

Jack çocukların et yiyebilmeleri için ava çıkmak istediğini söyler. Ama asıl amacı, kendi de farkında olmadığı halde, kan dökmektir. gelgeleim atom çağı yaşayan çocuklar için kan dökmek kolay değildir. Nitekim Jack sarmaşıklara takılan bir domuz yavrusunu öldüremez ilkin.

Ancak av Jack'te bir saplantı olmuştur artık. Domuzları kolay kıstırabileceği bahanesiyle yüzünü gözünü boyalarla boyar. Hem ilkel kabile adamlarına benzemek hem de kendi benliğini maskelemek için yapar bunu.

Jack ile avcıları domuz yakalamanın çoşkusu içinde ateşe odun atmayı unuttukları için, dağın doruğundaki umut ateşinin sönmesiyle ilk domuzun öldürülmesi aynı saatlere rastlar. ve, tam o sıralarda dumanı görseydi belki gelip çocukları kurtaracak bir gemi geçer açıktan. Ralph ile Domuzcuk acılar içinde uzaklaşan geminin arkasından bakarken, jack canlı bir yaratığı öldürmüş olmanın yabansı sevinci içindedir.

Jack domuzları öldürdükçe daha zalim olur. Faşistlere özgü dar kafalı şovenizmle " nasılsa biz vahşi değiliz, biz ingiliziz ingilizler her şeyi en iyi yapar" diye övünen bu çocuk vahşilerin en kana susamışı gibi davranır. Daha ilk domuzu vurduktan sonra bile, ateşi söndürdüğü için onu suçlayan Ralph'e henüz el kaldıramadığından onun akıl hocası olan Domuzcuk'u bir yumrukta yere serer. çocuğun gözlüğün tek camının kırılmasına ve tek gözlü kalmasına neden olur.

Ne var ki canavar varsa avlarız diye böbürlenen Jack kendisinin domuzları avladığı gibi birinin de onu avlamasından için için korkmaktadır.

Zamanla tüm adaya egemen olan korku küçüklerin önce yılan gibi bir şeyden sonra bir canavardan yakınmalarıyla başlar. kendi benliğinde bir canavar yatan jack adada bir canavarın olduğuna ikna olur. Domuzcuk canavara inanmaz. Başlarda inanmayan Ralph dağın doruğuna konan şeyi kendi gözleriyle görünce inanır.

Çocukların canavar sandıkları ölü bir paraşütçüdür aslında. Adanın üstünde bir hava savaşı sürüp gittiği sırada bir patlama olur ve ölü bir paraşütçü çocukların tek umudu olan ateşin bir daha yakılmasını engellermişçesine dağın doruğuna konar. Ve paraşüt rüzgarda şiştikçe ölü de canlıymış gibi devinip durur.

Çocukların canavara inanmalarıyla birlikle Jack ile Ralph arasındaki düşmanlık açığa çıkar. Şimdiye kadar Ralph'ın kullandığı deniz kabuğuyla Jack çocukları toplantıya çağırır. Ralph'ı korkaklık açısından Domuzcuk'a benzemekle, gerçek bir şef olmamakla suçlayan Jack, bir hükümet darbesi yapıp iktidarı ele geçirmek için kıyasıya bir savaş verir. Gerekli oyları gene elde edemediği için, demokratik yöntemlere göre yenilmiş sayılsa da, aslında bu bir yenilgi değildir. Çünkü Jack, ava gitmek ve et yemek isteyenlerin peşinden gelmelerini söyleyerek, adanın öteki ucundakiKaya Kale dediği yüksek kayalığa çekilince, büyük çocukların tümü, bundan böyle şef olduğunu açıklayan Jack'in, yüzü boyalı vahşilerden oluşan"kabile"sine katılırlar. Böylece çocuklar demokratik düzenden cayıp, kabile düzenine geri dönerler.

Gerçi Domuzcuk, kafasını kullanarak, dağın doruğunda canavardan ötürü yakılamayan ateşin kumsalda yakılmasını önermiştir ama Jack ile kabilesi gece barınaklara bir baskın yapıp, Domuzcuk'un tek camlı gözlüğünü çalarlar. Adada ateş yakmanın tek yolu da, Domuzcuk'un gözlüğünün merceği ile kuru yaprakları tutuşturmak olduğu için, çocukların kurtuluş umudu olan ateş artık hiç yanmayacaktır; çünkü Jack açıktan geçen gemilere işaret vermek için değil, ancak avladığı domuzları kızartabilmek için gözlüğü çalmıştır.

Canavara inanmayan tek çocuk küçük Simon'dır. Herhalde kendi dünyası ışık içinde olduğundan tüm çocukların ödünü koparan karanlıklardan hiç korkmadığı için geceleyin tek başına ormana giden, ara sıra bayılıp bir çeşit sara nöbeti geçiren Simon'ı öteki çocuklar biraz kafadan çatlak bilirler. Simon herkesin derdini dert edinir. Barınaklar yapılırken Ralph'e yardım eden tek çocuktur. Jack, ava katılmadığı bahanesiyle kızartılmış domuz etini Domuzcuk'tan esirgeyinceSimon kendi pyına düşeni Domuzcuk'a verir; küçüklerin erişemediği yüksek dallardan en olgun meyveleri koparıp onlara sunar. Bunlar iyi yürekli insanlara özgü davranışlardır. Ama Simon sadece iyi yürekli olmakla yetinmez. Bir mistik, bir ermiştir bu küçük çocuk. Simon sezgileriyle gerçeği görebildiği gibi geleceği de bilir. Örneğin Raplh'in günü birinde bu adadan kurtulacağı, evine geri döneceği içine doğduğu gibi, canavarın dış dünyada değil, çocukların kendi içlerinde olabileceğini anlar. Simon "bizden başka canavar yok belki" derken "insanlığın başlıca hastalığını dile getirmek ister".

Kitaba adını veren Sineklerin Tanrısı, bu hastalığı, yani insanların içindeki kötülüğü simgeler. Sineklerin Tanrısı üzerine sineklerin konduğu ölü bir domuz başıdır: Jack, ilkel bir insanın inancıyla, karanlık güçleri yatıştırmak, kendini ve kabilesini canavardan koruyabilmek amacıyla, öldürdüğü bir domuzun başını kesip, iki ucu sivriltilmiş bir kazığa geçirmiş, kazığı bir put dikercesine toprağa çakarak, bu kokuşmuş domuz başını canavara sunmuştur.

Simon, insanları çok sevdiği halde, ara sıra tek başına kalabilmek için, ormanda gizli bir yer bulmuştur kendine. Bir gün o gizli yerde sineklerin tanrısı ile karşılaşır. Çocukların karabasanlarına giren canavar olduğunu açıklayan sineklerin tanrısı, çocuklar içinden ancak Simon'ın gerçeği bildiğinin farkındadır, ancak Simon canavarın çocukların içinde olduğunu ve bu yüzden öldürülemeyeceğini anlamıştır. Sineklerin Tanrısı kahkahalar atarak "..sen biliyordun değil mi? sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun (...) her şeyin bozulmasının nedeniyim ben. Bunu biliyorsun değil mi?" der. Sonra da simon'ı uyarır "seni istemiyorlar. Biz eğeleneceğiz bu adada. Onun için bir haltlar çevirmeye kalkma, benim zavallı yolunu şaşırmış çocuğum. Yoksa seni yok ederiz anladın mı*" Ve sineklerin tanrısı kapkaranlık ağzını açınca Simon bu ağzın içine düşercesine yere yıkılıp bir sara nöbeti geçirir.

ne var ki Simon acı gerçekle, yani kendi benliğinde hiç bulunmayan kötülüğün çoğu insanların içinde var olduğu gerçeğiyle karşılaştığı halde, bu kötülüğü simgeleyen Sineklerin Tanrısı, Simon'ı yutup yok edememiştir yine de. Simon kendine gelir gelmez, dağın doruğuna çıkmaya karar verir. Orada bir canavar olmadığını çoktan sezmiştir. "Simon canavarı düşündükçe, gözünün önüne bir insan geliyordu: Hem yiğit, hem de hasta bir insan." Nitekim gecenin karanlığında, bitkin bir halde, düşe kalka dağa tırmanınca, canavar sanılan şeyin aslında ne olduğunu görür. Ölü pilot gülünç bir kukla gibi devinip durmasın diye, paraşütün kayalara ve çalılara takılmış iplerini çözer. Sonra durumu bildirmek üzere dağdan iner.

O sırada korkunç bir fırtına patlak vermiştir. Karanlık gecede çıkan şimşeklerden, gök gürültüsünden ödü kopan çocukları oyalamak için Jack çılgın bir dansa zorlar onları. Canavarı nasıl öldüreceklerini simgeleyen bu dans, çocukları korkudan kotuyacak bir çeşit büyü gibidir. Bir halka yapan -ve ne yazık ki, aralarında Ralph ve Domıuzcuk da bulunan - çocuklar, hep bir ağızdan "canavarı gebert, gırtlağını kes, kanını dök" diye bağıra bağıra tepinirlerken yürüyecek hali olmadığından emekleye emekleye ilerleyen simon, ormandan çıkar. "tepedeki ölü adam" diye bir şeyler anlatmaya çalışarak halkanın içine girer. hem korkudan deliren, hem de yabansı bir öldürme hırsına kapılan çocuklar, canavarın olmadığını müjdelemeye çalışan simon'ı canavar sanıp paramparça ederler. Simonın ölümüyle beraber çıkan güçlü bir rüzgar ölü pilotun paraşütünü şişirir, paraşüt dağın doruğundan havalanır adanın üstünden geçer ve ölü adamı denize gömer."

Çocukların en acımasızı olan Roger gözlüğünü geri almak isteyen Domuzcuk'un üzerine bir kaya yuvarlayarak kafasını parçalayıp ölümüne sebep olur. Son ana kadar Ralph'dan yana olan ikizler Jack'in tarafına geçmeye mecbur bırakılırlar. Jack Ralph'i öldürmeyi kafasına koymuştur. İkizler bunu ona haber verirler ve Ralph çok yakınlarında bir kuytuyu götererek onları buradan uzak tutun burada saklanacağım der gece. Ertesi sabah ikizlerden birinin yerini söylediği ortaya çıkar Ralph'e saldırırlar. Saklandığı ağaçlık alandan çıkartabilmek için dalları tutuştururlar ve bütün ada yangın yerine döner.

Tam Ralph'ı yakalayıp öldürecekleri sırada bir İngiliz kurovazöründen inen subayla çarpışır Ralph.
Subay yüzü boyalı vahşi çocukları görünce ve iki üç ölü olduğunu öğrenince "İngiliz çocuklarının daha iyi idare edebilecekleri düşünürdüm" der.
Roman böylece biter, Çocuklar kurtulur mu, Jack'in kabilesi kuruvazörü de ele geçiri mi? ne olup biter bilinmez???

10 Ocak 2016 Pazar

Son Şüra / Sezgin Kaymaz

2016 yılı için ikinci kitabım Sezgin Kaymaz'dan Son Şüra..
Sezgin Kaymaz'ı çok seviyorum ben.
Daha tüm romanlarını tamamlayamadım maalesef ama hedefim tamamlamak üzerine.
Offff konu okumak olduğunda ne kadar çok hedefim var benim yahu...
Neyse ne yapalım, elden geldiğince artıkın :)

Son Şüra aslında bir üçlemenin son kitabı...
Sevinç Kuşları 3
Sevinç Kuşları 1 Deccal'in Hatırı
Sevinç Kuşları 2 Kısas
bu ikilinin ardında henüz yeni çıkan3. ve son kitaptı..

Şimdi Son Şüra'nın özetini yazmaya kalksam havada kalacak...
En baştan başlayıp özetlemeye kalksam ilk iki kitabı okuyalı hayli zaman olduğu için çok detay hatırlayamayacağım.. İyisi mi bu özetsiz olsun..

Zaten özetlemesi de ne kadar zor olurdu.. O kadar çok karakter, o kadar çok olay, öylesi karmaşık ama bir o kadar kusursuz bir kurgu ki...
Kimbilir belki bir gün en başından başlayıp yeniden okur ve özetlerim bir gayret...
Bunca hiç okunmamışım varken hayli zor gibi ama olsun ...
Umut fakirin ekmeği
Ye Memet ye hesabı olsun benimkisi de...





2 Ocak 2016 Cumartesi

"Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları"

2015 yılı için kendime okuma hedefi koymuştum.
2015'te 15 Klasik
ve toplamda 50 kitap diye...
15 klasik tamam
ama 50 kitabı tamamlayamadım. 47 de kaldım ...

neyse esas sorun o değil ve, ben unutuyorum okuduklarımı iyi mi...
epeydir var bu sorunum.. bunuyo muyum nedir.

uzatmayım, baktım harbi harbi unutuyorum, hiç okumamış gibi oluyorum falan, bari dedim öğrenciliğimizde öğretmenlerimizin uyguladığı taktiği uygulayım..
yani özet yazayım..

2016 için aldığım karar da bu...
burada blogda okuduğum kitapların özetlerini paylaşacağım..

şimdiden uyarayım okumayı düşündüğünüz kitaplar varsa benim  özetleri okumayın, zira ben giriş gelişme sonuç şekline yazıp geçeceğim.
hem aklımda kalıcı olsun hem de unutursam geri dönüp bakıp hatırlayım diye....

2016'ya bitpazarlarında, sahaflarda vs buldukları fotoğrafların koleksiyonun yapan bir kaç fotoğrafçının elindeki fotoğraflardan esinlenerek yazılmış bir romanla başladım.




"Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları"

Yazar: Ransom Riggs

Beğenmedim diyemem, iki günde bitti zaten. Ama bayağı bayağı çocuk kitabı aslında. Fantastik Masal demek çok daha mümkün bence türüne romandan ziyade.

karakterler:
Jacob -romanın baş kahramanı
Büyükbaba Abraham Portman
Bayan Peregrine
Emma Bloom
Millard Nullings
diğre tuhaf çocuklar
Jacob'un anne ve babası

ÖZET
Abrahan Portman çok küçük yaşta bütün ailesinin öldüğü savaştan şans eseri kurtulabilen ve Galler'deki bir yetimhanede büyüdüğünü anlatan bir yaşlı adamdır. Büyüdüğü yetimhanede acayip şeyler yaşadığını anlatarak ve buradaki arkadaşlarına dair enteresan fotoğraflar göstererek büyüttüğü oğlu aklı ermeye başladığı zaman babasının hayal gücünün uydurmaları olduğunu düşünüp gülüp geçmiştir bunlara. Sonrasında bu oğlundan olma torun Jacob'u da benzer öykülerle büyütmüştür.
Gösterdiği fotoğraflarda tuhaf şeyler yapabilen çocuklar vardır. Ayakları yerden kesilmiş uçabilen bir kız

kocaman bir kayayı kolayca tek eliyle kaldırmış bir oğlan

görünmez birisi giymişçesine ayakta durabilen kıyafetler

arkasına bir yüz çizilmiş bir kafa

Başlarda tüm bunlara kayıtsız şartsız inanan Jacob da babası gibi zamanla hikayelerin hayal ürünü fotoğrafların ise hileli oldukları kanaatine varmış, bunu da büyükbabasına söylemiş ve "inanmıyor musun? sen bilirsin" cevabını almıştır.

Büyükbaba son zamanlarda hastalanmış ve unutkanlık belirtileri göstermeye başlamıştır. Yetimhaneden çıktıktan sonra savaşa katılmış olduğu için savaşa ve silahlara dair takıntısı olduğunu düşündürtmektedir aileye zira evinin bahçesinde bir kulübeye bir çok silah yığmıştır. oğlu son dönemlerdeki tavırlarından endişendiği için bu deponunn anahtarını saklamıştır.

Jacob tatillerde annesinin ailesinin sahibi olduğu marketler zincirinde çalışmaktadır. Bir gün işteyken bir telefon gelir büyükbabasından, adam ısrarla anahtarların yerini sormakta "onca yıldan sonra beni buldular, peşimdeler, onlarla nasıl savaşacağım" demektedir.

savaş sırasında yaşadıklarıyla ilgili uydurduğu canavar ve büyülü ada hikayeleri artık tehlikeli olmaya başlamıştır.

ısrarla anahtarları istediğini canavarların geldiğini söyleyip  Jacob direnince sinirlenip anahtarlar babanda kalsın, cesedim de onun olsun diyerek telefonu kapatır. Jacob babasını arayıp durumu anlattığında babası büyükbabayı ziyaret edip duruma bakmasını rica eder.
Jacob da külüstür bir arabası olan arkadaşı Ricky den rica eder ve beraber büyükbabanın evine giderler.
Büyükbabayı evde bulamazlar ve ormana doğru yürüdüğünü fark ederler.. ararken ormanın içlerine doğru bir koridor fark eden Jacob oraya girince büyükbabasını yüzüstü yerde yatarken bulur.
Hala yaşadığını farkedip onu çevirdiğinde Jacob karnında çok derin yaralar olduğunu görür.
onu kaldırmaya çalışırken büyükbaba "Jacob adaya git burası güvenli değil" ve "Kuşu bul, döngünün içinde, ihtiyar adamın mezarının diğer tarafında 3 eylül 1940" demiştir. Jacobun bir şey anlamadığını fark edince de son gücüyle " emerson, mektup, neler olduğunu onlara anlat" diyebilmiştir.
Bu arada Jacob izlendiğini hissederek el fenerini ormana doğru tuttuğunda ağzından yılan balığı benzeri bir sürü dil sarkan bir canavar görüp çığlık atmıştır.

Bu hadise sonrasında Jacob iyiden iyiye içine kapanmış gördüğü canavarı görmediğini söyleyen tek arkadaşı Ricky ile dahi arası bozulmuştur. Büyükbabasının ona vermeye çalıştığı mesajla alakası araştırma yapmış, bir çok alternatifi denemiş bir sonuca ulaşamamış, en sonunda ailesinin ısrar ettiği psikolojik desteği almayı kabullenmiştir.
bu arada babasıyla dedesiyle ilgili konuşup ona anlattığı hikayeleri babasın da anlattığını ama babasının ciddiye almadığını, hatta babasının dedesine kırgın olduğunu çünkü gençliğinde mektuplaştığı bir sevgilisi olduğunu kızkardeşiyle o mektupları yakaladıklarını anlatmıştır.
Jacob psikolojik yardım sürecinde  Dr. Golan isimli bir psikologdan çok fayda görür, artık gördüğü canavarı dedesinin anlattıkları sebebiyle hayal ettiğini kabullenmiştir.
16. doğum günü için annesi bir süpriz parti düzenler. Bu partide halası ona bir kitap hediye eder. Aslında bu kitabı dedesi Jacob'a bırakmış, halasın onun evinde bulmuştur.
Kitap Emerson'un seçilmiş eserleri'dir. içinde dedesinin Jacob Magellan Portman'a ve ileride keşfedeceği dünyalara diye yazdığı bir not vardır. Ayrıca kitabın içinden Okul Müdiresi Pregrine imzalı bir mektup da çıkar. Adadaki hayattan söz eden  oraya dönmeyi düşünüp düşünmediğini soran bir mektuptur. Bayan Peregrine'in pipo içerken çekilmiş silüet şeklinde bir fotoğrafı da eklenmiştir mektuba.
Jacob dedesinin ölürken söylediklerini anımsar, Emerson'daki mektup işte budur. Mutlaka adaya gitmesi gerektiğini anlar. Bu konuda ailesini ikna etmesi imkansıza yakınken süpriz bir biçimde psikoloğu Dr. Golan'dan destek görür. Dr. Golan oraya giderek her şeyin ne kadar hayal ürünü olduğunu kendi gözleriyle görmesinin sağlığı için çok faydalı olduğunu söyler. Bu arada bir kuş gözlemcisi olan babası da bahsi geçen adada çok nadir kuşlar olduğunu öğrenince onları gözleyip bir kitap yazmaya karar verir ve baba oğul iki haftalığına Gallerdeki o ufak adaya giderler.
zor şer adanın ikamet edilebilecek tek odasını tutup kalmaya başlarlar. Jacob yetimhaneyi gidip gezer, savaş sırasında bombalanmış ve her tarafı çökmüştür. yetimhanede desinin odası olduğunu sansığı bir odada bir sandık bulur sandığı açamayınca yukardan atarak kırılmasını sağlar içinden dedesinin ona gösterdiklerine benzer bir sürü fotoğraf çıkar. bu sırada birilerinin kendini gözetlediğini fark ederve bir kız çocuğunun  peşine düşer. Adadaki bataklıkta bulunana ve şimdi müzede sergilenen fosilleşmiş insan cesedinin bulunduğu yerde bir tünele kaçar kız ve Jacob da arkasından gider.. kendini ışıl ışıl güneşte bulur tünelden çıkınca ama kızın izini kaybetmiştir.
Kasabada bir çok macera yaşadıktan sonra peşine takıldığı kız -ki bu Emma'dır- yetimhaneye götürülür. Yetimhane dimdik ayakta durmaktadır.
Öğrenir ki yetimhane içinde yaşayan tuhaf çocuklarla birlikte bombanın düştüğü günün bir öncesine yani 3 Eylül 1940'a sabitlenmiştir. Bu bir döngüdür.Döngülere ancak sıradışı yetenekleri olan tuhaf çocuklar dahil olabilmektedir. Ve dönüp dönüp hiç büyümeden aynı günü huzur içinde yaşamaktadırlar.
Bu ve buna benzer kimi döngüler vardır dünyanın farklı yerlerinde ve farklı tarihlere kilitlenmişlerdir. döngülerin başında ymbryne denen istediklerinde kuşa dönüşebilen kadınlar bulunmakta ve hergün saati gelince döngüyü sıfırlamaktadırlar.
döngüde yaşayan çocuklardan biri uçabilmekte; biri -ki bu Emma- ateş topları yapabilmekte biri kayaları kaldırabilmekte biri görünmez vs vs
büyükbaba da bir tuhaf çocuk olduğu için bir süre burada yaşamış o zamanlar Emma ile birbirlerine aşık olmuşlar sonra savaşta ailesinin öldürenlerden intikam almak istediği için döngüden çıkıp savaşa katılmış ve kendine bir hayat kurmuştur.
Jacob gündüz babasına kimi yalanlar uydurup döngüde geceleri günümüzde yaşayarak zaman geçirmekte, dedesinin sırrını çözmeye çalışmaktadır.
Böylelikle uzun zaman önce tuhaflar arasında ihtilaf çıktığını bir kısım tuhafın zzamanı askıya almanın yanında tersine çevirerek ölümsüzlüğü bulma hevesine kapıldıklarını ve Bayan Peregrine'in iki erkek kardeşinin de bu fikre kapılıp kötülerden olduklarını öğrenir.
Ölümsüzlük çalışmalarını yapmak için Sibirya tundralarında bir döngüye gittiklerini ve orada uğraşırken korkunç bir patlama meydana geldiğini bu patlama sonrası muhaliflerin sadece gölgeleri görünen canavarlara dönüşüp tuhaflara saldırmaya başladıklarını anlatır ona bayan peregrine.
Gölgelere dönüşmüşlerdi ve bir gölge yeterli sayıda tuhaf kanı içerse bir hortlağa dönüşebiliyordu. Hortlklar tıpkı insanlara benzeyen ve gölgelere tuha eti sağlamakla görevli yaratıklardı. tüm tuhafları öldürüp gölgelerin tamamını hortlağa çevirme amacındaydılar. Hortlakları insandan ayırmanın tek yolu gözbebeklerinin olmayışıydı.
Jacob bu gerçekleri öğrendiği sırada dedesindeki tuhaflığın da sadece gölgesi görünebilen canavarları görebiliyor olmak olduğunu ve döngüye tuhaf olmayan kimsenin giremeyeceğini de öğrenmiş olur. dedesinin öldürüldüğü gece gördüğü canavarı anımsayınca kendisinin de tıpkı dedesi gibi canavarları görebilen bir tuhaf olduğu ortaya çıkar.
Jacobdan döngüde kalıp onlarla yaşamasını isterler ama Jacob arada kalmıştır. Canavarlar dedesini bulduklarına göre peşlerinde demektir.
Bu arada günümüzdeki kasabaya yeni bir kuş gözlemcisi gelmiş Jacob'un babasının da buna morali bozulmuştur. Çıkartmak istediği kitabı adamın ondan önce çıkartacağını düşünmektedir. Bu sebeple de eve dönmeye karar vermiştir. Jacob her şeyi geride bırakıp evine dönmek istese de artık öğrendikleriyle bunu yapması imkansız gibidir. Hortlaklar onun da peşine düşeceklerdir dedesi gibi.
Bu arada diğer döngülerden bir tanesi saldırıya uğramış ve tuhaf çocuklar öldürülmüştü. Bayan Peregrine döngüde kuş uçurmuyordu.
Jacob babasının kuş bilimciyle karşılaştığını ve adamın gece gece güneç gözlüğü taktığını öğrenince durumdan huylanır. Bu arada da kasabanın müzecisi ortadan kaybolmuştur. Daha sonra parçalanmış cesedi bulunmuş ve otopsi için almalarını bekletmek için balıkçını buz teknelerinden birine konmuştur.Jacob Emma dan hortlakların insan da yiyebildiğini öğrenir.
Tehlike yüzünden Bayan Peregrine Jacob'un döngüden çıkmasına izin vermemektedir. Ancak Jacob ortada gezinen bir hortlak varsa babasının tehlikede olduğu düşüncesiyle endişelidir. Bunu öğrenmek için döngüden kaçmaya karar verir. Emma onu yalnız bırakmaz ve tuhaflığı yeni bir yürek takarak ölüleri bir süreliğine yeniden canlandırabilmek olan Enoch da onlarla gider. Martin'i bulup canlandırmayı başarırlar ve onu bir canavarın öldürdüğünü öğrenirler. Martin onu öldürenin fosil adam olduğunu zannetmiştir oysa hortlaktır. Tam bu gerçekleri öğrendikleri sırada balıkçıya bir adam girer. Onların hakkında her şeyi bilmektedir Jacob bizi nerden tanıyorsun dediğinde adam yıllarca onu okula taşıyan otobüs şöförü sonra yıllarca bahçelerine bakan bahçıvan gibi konuşur. Jacob adamın bir hhortlak olduğunu ve uzun zamandır hayatında rolden role girdiğini anladığı anda adam Dr. Golan'a dönüşür. Jacob şok olur ama gözlerin normaldi dediğinde dr. golan lens olduğunu söyler. Hortlak canavarları görebildiği için Jacob'a onlarla çalışmasını böylece iyi bir hayat yaşamasını önerir Jacob kabul etmez. Bir şekilde elinden kurtlmayı başarırlar, döngüye döndüklerinde oranın saldırıya uğradığını Bayan peregrine in kuş suretiyle kaçırıldığını farederler.
zorlu bir savaş verip bayan peregrine i kurtarırlar ama kuş halinden insan suretine dönüşememektedir artık. Bu arada döngü de sıfırlanamamış ve çözünmüştür.
Hortlakların ymbryneleri kaçırma sebepleri onları yeni gölgeler oluşturma reaksiyonlarında kullanmak içindir.
Jacob babasına bir mektup bırakıp döngüye dönüp yeni bir ymbyrine bularak yeni bir döngüye tuhaf çocukları ulaştırmaya yardım etmeyi amçlamaktadır. o sırada babası gelir ve ona açıklama yapmaya çalışır. Babası bahsettiği arkadaşlarını hayli olduğunu hemen eve dönüp iyi bir psikiyatr bulmaları gerektiğini söylerken Jacob onunla eve dönmeyeceğini bildirince baba çok sinirlenir. O sırada kapı çalınır, Emma Olive ve Millarde gelirler. Emma alevden top yapar Olive kurşun ayakkabılarını çıkartıp uçar Millard ilaç kutularını havaya kaldırır görünmez olduğunda baba şaşırır.
Jacob abasını dedesi gibi seyahate gitmesi gerektiğine ikna eder ve tuhaf çocuklarla beraber döngüye döner.
hazırlanıp kendilerine yeni bir döngü bulabilmek için sanala binip yol koyulurlar....






28 Haziran 2015 Pazar

"hayat kısa... kuşlar uçuyor..." cemal süreya

yazmaya tutkun biri olduğum doğrudur ve fakat uzundur yaz(a)madığım da
bu durum beni uyuz etmekte midir?
etmektedir...

Yazmadığım dönemde yazılası lakin atlanıp giden zaman aşımına uğrayan ne çok şey oldu..
peh
ayıp bana ama...

Mesela kızım aşık oldu..
sevgili falan yaptı kendine..
üstüne ayrılıp sonra bir daha barışıp akabinde yeniden ayrıldı falan..

sonra mezun oldu okulundan..
o bir ilkokul mezunu artık..
ve mezun olur ayak yeni bir teklif aldı.. "sevgilim olur musun?"
şıpsevdi midir nedir.. he demiş hemen :D
biz zamanında çıkardık..
saçma
nereye çıkıyoduk ki?
dışarı mı?
pek sayılmazdı..
şimdikiler sevgili oluyorlar
mantıklı..

elbette çok erken.. lakin düşünüyorum da
armut küttedenek dibine düşüyor.. ilk aşkıma ilkokulda tutulmuştum ben de..
ahahahahyyyt 23 nisan balosuna gittikti beraber.. dans falan..
ne günlerdi...
izini kaybettim ilk aşkımın.. face'de falan da bulamadım.. kimbilir nerelerdedir.. başarılı bir çocuktu okulda.. öyle devam etmiştir tahminim..

yani Defne'ye erken demenin anlamı yok bu durumda.. Ben anne babama anlatamazdım.. o anlatıyor..
şanslı yani bence...

Mezuniyet dokunaklı oldu... Dört sene adım adım her şeyi öğreten öğretmeninden.. arkadaşlarından ayrılmak zor geldi kızıma..
tamam itiraf
bana da
karne günü Defne kendini tutmayı başarsa da ben başaramadım
ağladım evet
nolmuş..
hıh
çok mu komik :P
duygusalsam ben napiiim...

Ankara'ya yaz gelmemeye karar verdi bu sene... Tüm haziran mart-nisan tadında geçti..
Uzmanlar Türkiyenin yarı tropik iklime kaydığının on seneye kadar tam tropiğe kayacağının özellikle kalabalık şehirlerde altyapıların önemle gözden geçirilmesi konusunun altını çiziyorlar.. Bizim belediyemiz de -elbette- çok önem veriyor konuya.. Şehrimiz kocaman görüntüde ucuz ama pahada abartılı rakamlara alınmış kalitesiz dinozor, transformers heykelleri ile donatıldı.. su baskını anında tepelerine mi çıkarıııızzz. canlanıp bizi korurlar mı artık.. İzleyip göreceğiz.. En böyük başgan bizim başgan....

seçim atlattık bi tane bööööyle okkalısından.. Sonuç ne oldu?
meçhul?....
bir şey olamadı henüz
akepe tek başına iktidar olamadı.. hedepe barajı geçti mehepe hedepeyle aynı sayıda milletvekili çıkardı cehepe yüzde kaybetti..
ortada hala bir hükümet yok...
söyleyecek yazacak çok çok çok şey var... ama burası demokratik bir ülke değil... akepe karşıtı kendini çok demokratik lanse eden kimi arkadaşlarım bile fikrime saygısızlık edip kırıcı yaklaştılar sıfır hakaretle sadece kendi fikrimi dile getirdiğim yorumlara... keşke haksız çıksaydım ve fakat maalesef haklı çıktım çoğunda ve çıkmaya devam ediyorum..
keşke keşke keşke yanılsaydım.. keşke...
pehhh
sanırım daha da iflah olmaz bu coğrafya..
nesse.. bu konuyu deşmeyeceğim... fikrim bana kalsın.. konu kendi düşüncesini savunmak oldu mu %90'ı uzun adamlaşıyo bu ülkenin..
maalesef öyle...

afsad'ın toplu yıl sonu sergilerine sadece güneç baskılarımla katıldım bu yıl.. lafı gelmişken yıl sonu müsameresi gibi yapılan bu toplu sergi olayını sevmiyorum.. eski yıllardaki gibi tek tek açılsa atölye ve çalışma gruplarının sergisi keşke.. böyle olunca keşmekeşten başka bir şey olmuyor... ben iki senedir açılışa konuk davet etmiyorum çünkü körler sağırlar birbirini ağırlar kıvamı oluyor ve çsm nin çalışmayan klimaları yüzünden ölümcül bir sıcak ve havasızlık yaşanıyor...
ürettiklerime değer verip görmeyi isteyen olursa açılıştan sonraki bir zaman diliminde buluşup onlarla gidip gezip gezdiriyorum.. daha hoş oluyor..
hoş gerçi böyle bir taleple gelen kişi sayısı 2 - 3'ü geçmedi bugüne değin... O güzel insanlara da selam olsun bu vesileyle..
pek ipleyen yok yani benim fotoğraf işlerimi...
kendi çalar kendi oynar durumları yani..
olsun..

ha bu arada makinem pert oldu..
çok hor ve fazla kullanımdan dolayı şaftı kaydı
makinesizim bir süredir...
para biriktiriyorum yenisi için kıpkıpkıpkıp
bakalım becerecek miyim almayı... görüciiiiz

Defne'nin modern dans gösterisi oldu geçen hafta
Cadılar Bayramı idi koreografilerinin ismisi...
Vee
tatatatatttaaaamm
bilin bakalım Baş Cadı kim idi....
Bildiniz on puan
Bizim capon balığı...
Şahane gösteriydi..
Ha haaa sana öyle geliyor çünkü çocuğun annesisin diyorsunuz değil mi?
ben de başta öyle düşünüyor idim ve fakat gösteri sonrası çocuklar bize teslim edilirken duydum ki kulaktan kulağa şöyle sözler dolanıyordu
"moderndeki o minik kız"
işte o benim kızımdı..
ve Defnoşu teslim almamızın sonrası bir yığın kişi çevirip bizi ve onu tebrik etti..
şaşırmadık diyemem
ve bir o kadar gurursal haller tabi..
nasıl diyorlar
koltuklarım kabardı
wuwuwuuuuu...

ve artık tatil zamanı
ben bu sene kışın ankadaran hiç çıkamadım... bi şekilde uygun olmadı işte
ve çat diye çatlamak üzereyimmmm..
hele ki yaz da gelemedi ki
peh peh peeehhh

yarın akşam ver elini bodrum..
defne geçen hafta feci bir anjin oldu.. çabuk iyileşsin diye iğne yedi 3 tane..
neyse ki toparladı
ateş düştü falan
antibiyotiğe şurup formunda devam tabi...

vay arkadaş
ne çok biriktirmişim

bunlar daha birikenlerin binde biri aslında
aklıma pıt pıt geliverenler işte...

daha sık yazmalıyım...


en nihayetin
"hayat kısa... kuşlar uçuyor..." cemal süreya

e değil mi ya...


f: Neslihan K. T. Nisan 2014- Urfa

21 Mayıs 2015 Perşembe

Boğuluyorum...

f: mayıs 2015-ankara//otoportre



Aslında ben belki de kötülüğün en büyüğünü kendime yapıyorum... Kendimi kendime tutsak etmişim... Sıkışıp kalmışım kendi içimde kendimi boğuyorum.

kendi içimde dönüp duruyorum... Senden, sana olan sevgimden kaçıp saklanabileceğim tek yer vardı... Kendim... Kendi içim... Ve o denli gömmüşüm ki beni bana..
Boğuluyorum...

Aşk tuhaf şey adam... İnsan pençesine düştü mü, ondan başka her konu anlamını yitiriyor... Aşık olunan kişi değil aslen odak... Odak aşkın bizzat kendisi.. O pençeden kurtulmak zor.. Ben kendime hapsolmakta bulmuşum çareyi ya adam.. Şimdi kendi kendimden kurtulamıyorumm..

Evet evet... bu kesin; ben kötülüğün büyüğünü yine bana yapıyorum.
Hayır..
seni... Seninle paylaştıklarımı değil; ama aşık olma hissimi özlüyorum...
Şöyle ya da böyle sorumlusun sıkışmışlığımdan adam...
Hoyratça ittin .. göz yumdun beni bana hapsetmeme...
şimdi ben kendi içimde çaresizce dönüp duruyor... Kötülüğün en büyüğünü kendime yapıyor... Kendi içimde kendimi boğuyorum adam....


8 Mayıs 2015 Cuma

Hazin Hazan

İlk kez bir öyküm yayımlandı sanal bir edebiyat dergisinde...
Çok gurur duydum, mutlu oldum..

Az çok okuyanlarım bilir.. hep aşk üzre yazarım..
kolaya kaçmak belki biraz..
 ama bu kez tamamen ilgisiz bir konuda yazdım..

Hazan'lı hazinli...
Anneanneli torunlu falan..

umarım seversiniz...

şuradan bir tıkla ulaşabilirsiniz.. :)

Haa bu ara dergiyi de takip ederseniz pişman olmazsınız ... :)

Öyküm için bir tık


3 Nisan 2015 Cuma

kim özgür ki Ra?!!

Bazen Ra.. Bazen sen tamamen siliyorsun aklından beni.. Yapıyorsun evet. Dalıp gidiyorsun hayatın hengamesine ve unutuyorsun beni..
Unutma Ra
yapma
Hissediyorum ben..
Beni düşünmediğin zamanlar ben eksik kalıyorum Ra..
Elbette yedi gün yirmidört saat aklından geçirecek değilsin beni.. Hayır bunun imkasızlığı gün gibi aşikar..
lakin günde en az bir defa.. ismimi geçir dudaklarından o olmadı zihninden o da olmadı yüreğinden Ra..
geçir ki ayakta kalayım
geçir ki hayatta kalayım..
senin sevgin..
 benim sana olan sevgim
besliyor beni Ra...
kaybetme
kaybettirme..
hürriyetten söz ediyorsun.. "sorumluluklar.. bağlar.. işler.. güçler bağlıyor hür olamıyorum." diyorsun ya..
zaten hürriyet diye bir şey var mı Ra?
Kim özgür ki?... Özgürlük biraz da ne ise o olmak.. ne olduğunu açıkça ifade etmek.. edebilmek değil mi Ra?...
İnsan en başında kendi kendisinden dahi saklıyor gizliyor itiraf edemiyorken kimi şeyleri..
Özgürlük diye bir şey var mı Ra?...
Mesela şu köşedeki evinde her sabah kapısının önünde gazetesini okuyan teyze.. Özgür mü?.. Neler sakladı kimbilir var idiyse eşinden.. çocuklarından... en önemlisi kendisinden..
gizlice masturbasyon yaptığını.. herkes yapar öyle değil mi?... mutfak parasından biriktirip o bantlı sandaleti aldığını...telefonda annesine -çok iyim- derken boncuk boncuk yaş döktüğünü mesela?
olamaz mı?
olur
verdiğim örnekler olmadı ise.. benzerleri olmuştur...
böyle böyle yaşanıp giderken hayatlar Ra.. Kim özgür ki?

Hem ayrıca.. özgürlük isteyen kim ki?

benim sana ihtiyacım var Ra.. En zor anlarımda tutmaya çalıştığım her şey avuçlarımdan kayarken kaymayan tek şeyimdin sen..
Hep öyle kal..

istersen gelme.. arama.. yazma
ama
günde en az bir defa Ra
ismimi an..

ben hissederim Ra..


bazen elimde bir bira
kimi bir kadeh şarap eşliğinde
kimi sadece ben kendim..
dalıp dalıp gittiğim zamanlarda ufuklara..
senin ismin hep içimden geçen Ra..
Ra
Ra
Ra
.
.
.

Ra..
lütfen hayatımdan kal...