11 Temmuz 2017 Salı

İçimi kıkırdatırdı sesin...


Bir sarılsan bir öpsen göçmen kuşlar yuva kuracaktı koynuma
Oysa
Çoktan gitti göçmen kuşlar, bana kalansa kara kışlar...
-ki hiç sevmem kışı..

Biliyor musun?
Sen umurumda bile değilsin zannediyordun ama
Ben senin rakı kadehini tutuşuna kadar aşıktım...
Sen hep mükemmeldin gözümde
Ben zavallı acınası bir...
Of
Her neyse...

Saçma gelecek sana..
Sesini özledim en çok
Dokunuşunu
Öpüşünü
Sarılmanı
Gülüşünü
Bakışını
Kokunu değil
Sesini...
Seni dinlemek hep çok güzeldi...
karahindiba tohumlarını üflerken heyecanlanıp yerinde duramayan çocuğun kıkırdaması gibi..
İçimi kıkırdatırdı sesin

bir gün iyi olacağım ... söz vermiyorum ama

10 şubat 2017-- NKT


fotoğraf: Neslihan K T // nisan 2010-ankara

2 Temmuz 2017 Pazar

UnutMADIMAKlımda....



Genç kızdım henüz 21 yaşındaydım. Ben bu coğrafyanın insanından ilk o gün çok korktum. Takvimler 2 Temmuz 1993'ü gösteriyordu. Bir haber yayıldı kulaktan kulağa, Sivas'ta yapılmakta olan bir şenlikte aziz nesin'in de içinde bulunduğu madımak oteli kuşatma altındaydı....
Ben o genç yaşımda orada o insanların yanarak ya da dumandan boğularak öleceklerine inanmamıştım... Devlet vardı, polis vardı, asker vardı ya da daha doğrusu ben olduklarını zannediyordum henüz.
Ve dehşet içinde izledim ki, o insanlar orada boğuldu ya da yandılar... O zaman tam olarak algılayamamıştım büyük bir ihtimalle ama şimdi geriye dönüp düşündüğümde fark ediyorum ki, ben bu ülkeye dair umutlarımı o gün yitirdim.

Yeşim ve Huriye ile aynı mahallede beraber büyüdük, çocukluk arkadaşıydık ... Annemin hâlâ oturduğu, benim bütün çocukluk ve gençkızlığımın geçtiği sokağa çıkan sokakta otururlardı, aileleri hâlâ orada, o sokağın cadde ile kesiştiği köşede ufak bir marketleri vardı.. Başka bir ismi vardı şimdilerde Yeşim Market..., o günden sonra değişti... Eczacılığı o yıl bitirmişti Yeşim, ölümünün ardından evine posta ile geldi diploması... O yüzden ilk günden bu iki genç kızın nezdinde orada hayatını kaybedenlerin hepsini insanlaştırıp araştırıp öğrenmiş tanımıştım o zamanki imkanla neye ulaşabildiysem.... O günden sonra böyle olaylarda kaybettiklerimiz hiç istatistik olmadı olamadı benim için... Hep insanlaştırdım, hep ulaşmaya çalıştım tek tek hayat öykülerine... Her biri için içim yandı tek tek... İlk o gündü 2 Temmuz 1993...  içim bir yandı... Hâlâ yanar...

Söylemiş olmak için değil içten gelerek ve yaşayarak söylüyorum... unutMADIMAKlımda...

Ebediyen aklımda kalacak içim yanarak utanarak ağlayarak...

Şimdilerde başımıza gelenlerin temelleri o günlerde atılmaya başlanmıştı aslında...
Dersim, Maraş katliamları, 6-7 Eylül olayları, Madımak katliamı.... Şimdi bu zihniyettekiler terör estirdiği, bombalar patlattığı, masum insanları göz kırpmadan taradığı zaman ve bu yapılanlar -yazık ki- seçilmişler tarafından "terör örgütü değil, bir kaç öfkeli genç" olarak değerlendirildiler diye şaşırmamız aslında şaşırtıcı olan...
İlmek ilmek örülerek hazırladılar bugünleri... Seyirci kaldık bir çoğumuz... Çabalayanlarımız hep azınlıkta kaldık... Bizler; yani adaletten, özgürlükten, medeniyetten taraf olan kesim azınlıkta kaldık hep bu coğrafyada... Bizler kaliteli yaşam, güzel gelecek kaygısıyla birer en fazla ikişer çocuk yaparken riyakâr, fırsattı, ben cebimi doldurmaya bakarımcı kesim, oyunu dolayısıyla haysiyetini bir torba kömür üç beş kilo makarnaya satanlar, evladına tecavüz edenleri aldıkları iki kuruş paraya şikâyetten vazgeçenler, yalanı hırsızlığı savunanlar beşer beşer doğurdu, doğurduklarını kendi ilkel zihniyetiyle zehirledi... Azınlıkken git gide daha da azaldık... Azalıyoruz....
Çözüm var mı?
Umudum yok....
Bir mucize olsa devrim yapsak?...
Devrim sonrası yapılan ilk demokratik seçimde bu coğrafyanın gidip oy vereceği kişilerin kimler olacağı belli...
Onlar da iktidara gelir gelmez ilk icraat olarak devrimi yapanları -bizleri- yok ederler... Asarlar, keserler, yakarlar...
Bu coğrafyanın insanı bu...
Çok üzücü ama bizim gerçeğimiz bu...

Genç kızdım daha... 24 sene önce bugündü...
İbadetten (!!!!!!) çıkan bir şuursuz grup bir otel dolusu sanatçıyı... Şairi, yazarı, dansçıyı, müzisyeni diri diri ateşe verdi.. Kafirler!!!! diye... Çocuk yaştakiler vardı aralarında...

Ben ilk o gün çok korktum bu coğrafyanın insanından ...
Hâlâ ödüm kopar...
Her geçen gün artarak...





UnutMADIMAKlımda



Genç kızdım henüz 21 yaşındaydım. Ben bu coğrafyanın insanından ilk o gün çok korktum. Takvimler 2 Temmuz 1993'ü gösteriyordu. Bir haber yayıldı kulaktan kulağa, Sivas'ta yapılmakta olan bir şenlikte aziz nesin'in de içinde bulunduğu madımak oteli kuşatma altındaydı....
Ben o genç yaşımda orada o insanların yanarak ya da dumandan boğularak öleceklerine inanmamıştım... Devlet vardı, polis vardı, asker vardı ya da daha doğrusu ben olduklarını zannediyordum henüz.
Ve dehşet içinde izledim ki, o insanlar orada boğuldu ya da yandılar... O zaman tam olarak algılayamamıştım büyük bir ihtimalle ama şimdi geriye dönüp düşündüğümde fark ediyorum ki, ben bu ülkeye dair umutlarımı o gün yitirdim.

Yeşim ve Huriye ile aynı mahallede beraber büyüdük, çocukluk arkadaşıydık ... Annemin hâlâ oturduğu, benim bütün çocukluk ve gençkızlığımın geçtiği sokağa çıkan sokakta otururlardı, aileleri hâlâ orada, o sokağın cadde ile kesiştiği köşede ufak bir marketleri vardı.. Başka bir ismi vardı şimdilerde Yeşim Market..., o günden sonra değişti... Eczacılığı o yıl bitirmişti Yeşim, ölümünün ardından evine posta ile geldi diploması... O yüzden ilk günden bu iki genç kızın nezdinde orada hayatını kaybedenlerin hepsini insanlaştırıp araştırıp öğrenmiş tanımıştım o zamanki imkanla neye ulaşabildiysem.... O günden sonra böyle olaylarda kaybettiklerimiz hiç istatistik olmadı olamadı benim için... Hep insanlaştırdım, hep ulaşmaya çalıştım tek tek hayat öykülerine... Her biri için içim yandı tek tek... İlk o gündü 2 Temmuz 1993...  içim bir yandı... Hâlâ yanar...

Söylemiş olmak için değil içten gelerek ve yaşayarak söylüyorum... unutMADIMAKlımda...

Ebediyen aklımda kalacak içim yanarak utanarak ağlayarak...

Şimdilerde başımıza gelenlerin temelleri o günlerde atılmaya başlanmıştı aslında...
Dersim, Maraş katliamları, 6-7 Eylül olayları, Madımak katliamı.... Şimdi bu zihniyettekiler terör estirdiği, bombalar patlattığı, masum insanları göz kırpmadan taradığı zaman ve bu yapılanlar -yazık ki- seçilmişler tarafından "terör örgütü değil, bir kaç öfkeli genç" olarak değerlendirildiler diye şaşırmamız aslında şaşırtıcı olan...
İlmek ilmek örülerek hazırladılar bugünleri... Seyirci kaldık bir çoğumuz... Çabalayanlarımız hep azınlıkta kaldık... Bizler; yani adaletten, özgürlükten, medeniyetten taraf olan kesim azınlıkta kaldık hep bu coğrafyada... Bizler kaliteli yaşam, güzel gelecek kaygısıyla birer en fazla ikişer çocuk yaparken riyakâr, fırsattı, ben cebimi doldurmaya bakarımcı kesim, oyunu dolayısıyla haysiyetini bir torba kömür üç beş kilo makarnaya satanlar, evladına tecavüz edenleri aldıkları iki kuruş paraya şikâyetten vazgeçenler, yalanı hırsızlığı savunanlar beşer beşer doğurdu, doğurduklarını kendi ilkel zihniyetiyle zehirledi... Azınlıkken git gide daha da azaldık... Azalıyoruz....
Çözüm var mı?
Umudum yok....
Bir mucize olsa devrim yapsak?...
Devrim sonrası yapılan ilk demokratik seçimde bu coğrafyanın gidip oy vereceği kişilerin kimler olacağı belli...
Onlar da iktidara gelir gelmez ilk icraat olarak devrimi yapanları -bizleri- yok ederler... Asarlar, keserler, yakarlar...
Bu coğrafyanın insanı bu...
Çok üzücü ama bizim gerçeğimiz bu...

Genç kızdım daha... 24 sene önce bugündü...
İbadetten (!!!!!!) çıkan bir şuursuz grup bir otel dolusu sanatçıyı... Şairi, yazarı, dansçıyı, müzisyeni diri diri ateşe verdi.. Kafirler!!!! diye... Çocuk yaştakiler vardı aralarında...

Ben ilk o gün çok korktum bu coğrafyanın insanından ...
Hâlâ ödüm kopar...
Her geçen gün artarak...


29 Mayıs 2017 Pazartesi

ÇÜNKÜ MOR İSYANDI…



Yeniden sever miyim ki onu?
Diye düşündü kadın…
Çatı katı olan, pencereleri panjurlu, kocaman bir bahçesi olan ve o bahçedeki ağaçlar gökyüzünü delecek gibi duran bir evde… Onu yeniden sever miyim?
Geniş pencerelerinden içine aydınlık dolan, gökyüzüne uzanan ağaçlardan birisinin dalında çingene salıncağı salınan, her köşesinden huzur damlayan bir evde..

Aşklarını kalabalık bir kentin yüksek sitelerinden birisinin dördüncü katına sıkıştırmışlardı.. Kısacık süren ama kadın için bir ömre bedel olan aşklarını… Çocuksuz sokakları olan, yeşillendirme çabası göze çok yapay görünen bir site. Renksiz…. Gri…
-Giysilerimize dahi yansımıştı renksizliğimiz- diye aklından geçirdi kadın. Onlar bile hep soluk renklerdi. Canlı turuncular, göz alıcı yeşiller, iç açan turkuazlar, şehvetli kırmızılar, boncuk mavileri, çingene pembeleri, menekşe morları, güneş sarıları falan yoktu gardıroplarında. 
Varsa yoksa toprak rengi, lacivert, kahverengi, bej, ekrü, taba, gri… En çoksa hüzün siyahı…

Adamdan sonra başlamıştı kadın gardırobunu ışıl ışıl renklere boğmaya. –Ama çok geç kalmıştım- diye söylendi içinden.
Hayatı renklendirmeye bir yerden başlamak için çok geçti.
-Sevgim yeter sanmıştım o zamanlar hayatımızı çiçeklendirmeye… “Bir insanı sevmekle başlayacaktı her şey” sözde…”Dünyayı güzellik kurtaracak”tı..
Aklımca çok güzel sevmiştim ben.. Oysa sevgi, aşk falan, hiç var olmamış ki…
Hiç olmamışsa; biz, ikimiz de nasıl olmuş gibi davrandık ki o zaman?-

-Ah harika, hepten deliriyorum belki de. Kendi kendime konuşur da olduğuma göre-
Sustu sonra kadın, ama içi susmadı…Düşünene deli demiyorlardı; içinden  sessiz sessiz saatlerce konuşana. Ama sese dökmek bu iç konuşmaları, tehlikeli yapıyordu insanı. Ne saçmaydı.

İlişkileri bittiğinde hatayı hep kendisinde aramıştı kadın. –Mutlaka bir yerde yanlış yaptım-  demişti günlerce, gecelerce. Hiç acımamıştı kendisine; hüzün karasına sarıp sarmalayıp bedenini, lime lime etmişti ruhunu…
Hep sebep aramıştı
-Neden
Neden
Neden-  demişti
Onun kendisine bunca eziyetine hiç kıyamayan can dostu söylemişti oysa.
--Sebebi yok, sadece canı öyle istedi
demişti defalarca ve defalarca.
-Hiç mi sevmedi, sevmediyse nasıl öyle baktı, öyle dokundu, öyle kokladı?-
demişti kadın kendini hırpalarken defalarca ve defalarca
zaman aldı kadının bu gerçeği kavrayıp hak vermesi..
bir hayli zaman aldı
o zaman zarfında çok canı yanmış, ruhu çok hasar almıştı..

Sonra bir gün anladı kadın, birdenbire anladı.. Onun tek başına çabasının hiç işe yaramayacak olduğunu, hataları da varsa, hatasız insan olamayacağını… O kusursuz da davransa adamın yine de aynı davranacağını, ondan birdenbire sıkılıverdiğini, gidişine bir sebep aramanın anlamsız olduğunu…
Çünkü bir sebebi olmadığını
Sadece canının o zaman öyle istediğini

Birdenbire anladı…


Sonra gidip saçlarını mora boyadı…


26 Mayıs 2017 Cuma

Geçmişten çıkıp geliverene ithafen..

Bunca zaman sonra öylece elini kolunu sallayarak dönecek ve bıraktığın kadını bıraktığın gibi bulacaktın; öyle mi? Fazla hayalperestçe değil mi sence de? Kim aynı kalabilir ki araya seneler girince? Dediğine göre gündüzler hayat koşturmacasıyla geçip gitmiş de geceleri -hele yalnızsan, ki genelde yalnızmışsın- yokluğumla konuşup varlığımı özlemişsin meğerse!... Yalnız gecelerinin yoğunluğu söyleminin pek de inandırıcı gelmediğini parantez içinde belirttikten sonra, işin gerçek olan kısmına gelecek olursam geçen senelerin edebiyat yeteneğine hayli katkısı olduğunu söylemeliyim doğrusu. Kulaklarıma inanamadım kurduğun cümleleri işitince... Vay be... "gündüzler hayat koşturmacasıyla geçip gitmiş de, yalnız gecelerinde yokluğumla konuşup varlığımı özlemiş" beyimiz... Tebrikler doğrusu.. Şimdi ayakta alkışlamak istiyorum seni izninle!...
de
Sormazlar mı peki adama; "kadın ne şehir değiştirdi, ne adres ne telefon; yokluğuyla sohbete oturup varlığına özlem duyacağına bir alo niye demedin acaba" diye?
sorarlar
sorarlar elbette ya; bir şey söyleyim mi, ben sormayacağım..
Öncelikle umurumda olmadığından ve sonrasında cevaben kuracağın yeni ve en az bir önceki kadar ucuz edebiyat kokacağını tahmin ettiğim cümleyi midemin kaldırabileceğini, bünyemin tahammül edebileceğini  hiç zannetmediğimden....

Biliyor musun, ilk gittiğin günlerde ben de böyle tahammül edilemez hallerdeydim. Yapış yapış ağır arabesk modlu şarkılar dinleyip, içip içip, bol bol ağlayıp gündüzleri hafifçe kabuklanmaya başlayan yarayı geceleri kanırtıp kanatarak, kendimi yalnızlığıma kapatarak yaşadım bir süre. Yalnızlığı tercih etmiştim, konuşmuyordum hiç kimseyle zira tahammül edilemez ölçüde sevimsiz olduğumun farkındaydım neyse ki...
sonra geçti
iyileştim...
Şimdi her ne kadar yeni bir atak şeklinde gelsen de üstüme üstüme bağışıklık kazanmış bir defa bünyem sana...
Bir daha yakalanmam "sen hastalığı"na...
Şimdi burada inkar edip yalan söyleyecek değilim  grip gibi her gelişinde yakalandığım aşklarım oldu hayatımda, hani adam şimdi çıkıp gelip bulaşsa başlarım hapşırmaya..
Lakin sen..
Nasıl desem
Kızamıktan bir adım ötesi değilmişsin işte ne çare... Bir kere geçirir insan sen gibi bir hastalığı ömründe..

Tarzında da durup durup geçmişe dönmek de yoktur hani aslında.. Bu bakımdan şaşırmadım desem yalan dönüşüne..
şaşkınlığa ek olarak;
Sevindim desem... Yok
sevinmedim
Üzüldüm desem.. I-ıh
neden üzüleyim ki?
Acımak?  ne alaka canım
acınacak adam mısın sen?
Kızgınlık? Yooo
kızılacak ne var ki?

Oh olmuş da demek gelmiyor içimden
Hiçbir şey hissetmemek diye bir şey var gerçekten...

Neyse artık gideyim ben ..
Sen de kal sağlıcaklan..

fotoğraf: Neslihan K. Tamyaman / 2010 Eylülü-- Frigiliana

20 Nisan 2017 Perşembe

ruh ve beden sağlığı detoksu

çelınç yazarken iyiydi... her gün yazıyordum.
o zaman demiştim ki
-aman blogu artık ihmal etmeyeyim, ben blogerlığı meğer ne kadar çok seviyormuşum-
uhuhuuuu
lakiiiiiin
ülke gündemi o denli şahane ki
ne yazabildim
ne okuaybildim son bir aydır adam gibi
içim şişti içimmmmm

mücadele mücadele mücadele
offfff nereye kadar
boşa kürek çekiyoruz ya
valla

artık biraz kendi iç dünyama dönmek istiyorum...
daha çok okumalı, yapmak isteyip yapamadığım onca şeyi yapmalı, örgü örmeli, dikiş dikmeli
her gün saatlerce müzik dinlemeli, dans etmeli, açık havada bol bol yürüyüş yapmalı, çokça yazmalı, capon balığına, büüye ve annişime daha çok zaman ayırmalı, gezmeli, fotoğrafa yeniden ağırlık vermeli, ihmal ettiğim dostlarımı arayıp sormalı, buluşup kahve ya da rakı içmeli, daha çok gülümsemeli
özetle enerji depolamalıyım...

evet yaaa
yapacağım bunları
gerçekten...

bir de en önemlisi enerjimi sömüren insanlardan uzak durmak da olmalı listede..

var ya öyleleri
ne hikmetse nerde acayip var beni buluyor
valla

bi de merak ediyorum cidden
bi bakın yaa şööle alıcı gözle bana
benim tipimde bir "senin yüzünden" tipi mi var?

geçmişte de çok geldi başıma da çok yakın geçmişte çok somut iki örnek var..

birisi hayatında ben olup da bahsetmesem sittin sene haberinin olması olasılığı olmayan bir seminere sayemde katılıp sonra da bana atar yaptığı için seminere devam etmeyi bırakıp
ardından da SENİN YÜZÜNDEN BEN KURSUMA DEVAM EDEMEDİİİİĞĞĞM diyen bir zat-ı muhterem
nan ben olmasam o kurstan haberin olmayacaktı onu naapcaz?
bu bir

bi de başkası var
benimle arkadaş olup benden dolayı çok yakın dostumla da arkadaş olan bir zat-ı muhterem... anlamsızca ayak üstünde bir gecede 29 yalanı ard arda sıralamışlığını keşfedip yüzüne vurdum ve bunu da dostumla yaptığımız bir sohbet anında anladığım için bana şarlayıp SENİN YÜZÜNDEN BENİ HAYATTA ANLAYAN TEK İNSANI KAYBETCEM BEEEEĞĞĞN
ulen ben olmasam sen o seni hayatta tek anlayan insanı nası bulacaktın acabaaaa
derler adama di mi?
derler
dedim de zaten


hay bin kunduz yaaauw
parayla mı veriyolar arhadaş bunnarı bana kiloyla mı?
egolarını yediklerimmm
...

hayır bi de en başında ben bunlara çok değer verip gönül rahatlığı ile benim için çok değerli olan ortamlara sokup benim için değerli insanlarla tanıştırıyorum falan....

SENİN YÜZÜNDEN TİPLİ olduğum kadar
salağım da bence...

ezcümle
ruh ve beden sağlığı detoksuna giriyorum ey ahali
işe de bana negatif enerji veren homo sapiensleri ayıklamak
ve hayatıma hasbel kader sızan yeni insan olursa onlara asla ve kat'a özel bir değer vermeyerek başlamayı düşünüyorum

HAYIRlara vesile olsun..

haaaa bu arada
saçları ful mor yaptım
ne zamandır aklımdaydı
olurdu olmazdı derken
olur nan olur
ne olmayacak dediiiiim
yaptım
ben sevdim...
beğenmeyen küçük oğluna almasın :)




3 Nisan 2017 Pazartesi

Postmodern Bir Piyanist Şantör- İzzet Arif



Heyecanla ekose gömleğinin göbeği üzerinde toplanan kısmını aşağı çekiştirdi. Aynaya hızlıca bir göz attı, kapıya yöneldi.
Karşısında alımlı bir kadınla tıfıl bir delikanlı vardı. Delikanlının varlığına canı sıkıldı hafiften, ekşitti suratı ancak çabucak toparladı.
“Alımlı kadınla daha sonra ilgilenirim, şimdi söyleşiye odaklanmalı” diye geçirdi aklından. Yanağı seğirdi hafiften. Ne vakit aklından pek hoşuna giden bir şey geçirse böyle yanağı seğirir sakalları oynardı.
Salona doğru yol gösterdi ikiliye, alımlı kadın üçlü koltuğa rahatça yerleşmeden önce elini uzattı:
-         -Selin ben sevgili İzzet Arif Bey
İki isminizi birlikte kullanmaktan hoşlanıyorsunuz diye duydum, bilmem yanılıyor muyum?
El sıkışırlarken “hayır” dedi İzzet Arif “yanılmıyorsunuz Selin Hanım”
Bu cevabı hayli ağırdan almış, o süre zarfında Selin Hanım’ın elini bırakmamıştı.
Kadın kibarca elini çekip, üçlü koltuğa rahatça oturup bacak bacak üstüne attı. İnce uzun bacaklarının ne kadar cezbedici oldukları siyah pantolonundan dahi belli oluyordu. Dalgalı kumral saçları handiyse beline geliyordu.
Oturduğu yerden, gözlerini hiç ayırmadan, bir hayli küçümser bir tavırla İzzet Arif’i inceliyordu.
İzzet Arif bu göz hapsinden tedirgin olup kapı ağzında dikilip kalan delikanlıya döndü; “otursana” dedi.
Selin
-         -Ah Berke unuttuk seni
İzzet Arif Bey, Berke fotoğraflarımızı çekecek…

“Hoş geldin” dedi İzzet Arif çaktırmadan çocuğu inceleyerek.
Çocuk orta sehpanın yanından dolanarak ikili koltuğun köşesine ilişti. Uzun saçlı, küpeli ,hafif kaslı, hayli tıfıl ama bir o kadar da yakışıklıydı.
İzzet Arif’in suratı ekşidi yine farkında olmadan. Kuvvetli rakiplerden hoşlanmazdı, yan gözle Selin’e baktı; oğlanla ilgilenmiyordu. Yüzü güldü İzzet Arif’in yeniden
“Filtre kahve yapmıştım yeni, içer miyiz?”
-         -Sütlü
dedi sadece Selin; fütursuzca İzzet Arif’i incelemeye devam ediyordu.  
Bu bakışlardan iyiden iyiye huzursuz olan İzzet Arif hemen mutfağa yöneldi. Berke’den yanıt alamadığını anımsadı, seslendi
“Berke seninki?”
-         -Sade
dedi Berke.
Kahveleri hazırlarken miskin tekir kedisi mırıl mırıl bacaklarına süründü. “Dur kızım şimdi ya” diye söyledi kediye. Çıkarken mutfağın kapısını kapattı kedi içeri gelmesin diye.
Selin kaykılarak oturduğu üçlü koltukta doğrulmuş, orta sehpanın üzerine not defteri ve kalem çıkartmış ve bir ses kayıt cihazı yerleştirmişti.
Uzanıp kahvesini tepsiden alırken
-         -Başlayalım mı?
dedi
“İnsan kahveye bir teşekkür eder, ne kaba kadın bu” diye geçirdi içinden İzzet Arif  “Tamam” dedi dışından.
Berke makinesini çıkartmış, orasıyla burasıyla oynayıp ışık ayarlarını yapıyordu.
Kahvesini alıp ikili koltuğun Berke’nin ilişmediği diğer köşesine oturdu İzzet Arif. Gözü göbeğine takıldı, ekose gömleği toplanmıştı yine, mutfakta çekiştirmediği için kızdı kendisine. “Şimdi bu kadın gözümün içine bakarken de düzeltemem ya” diye düşündü, yüzü ekşidi.
İzzet Arif piyanist şantördü. Evet günümüzde artık böyle bir meslek kalmamıştı 90’lı yılların başlarında popüler olan bu meslek tavernalarda org çalıp şarkı söylemekten ibaretti. Artık taverna kalmadığından, meslek de yok olup gitmişti. İzzet Arif bunu günümüzde canlandıran isim olarak bir anda şöhret olmuştu Ankara piyasalarında. Bir sosyete meyhanesinde icra ediyordu mesleğini. Ankara’nın o çok meşhur sosyete dergisi için söyleşi yapmaya da tam bu sebeple gelmişti Selin Yılmaz. Derginin popüler isimlerindendi.

İzzet Arif her ne kadar kendisini büyük bir sanatçı olarak görüp böbürlense de aslında hiç de sanatçı profiline sahip birisi değildi. Göbekli, sakallı, kaba saba bir adamdı. Gerçi sakalı şimdilerde çok moda olduğundan bırakmıştı ama çok da rahat etmişti doğrusu. Hem her gün traş olma zahmetinden kurtulmuş, hem de bol kıllı olduğundan traş olurken cildinin tahriş olup durması eziyetinden. 15 günde bir kuaförüne gidip düzelttiriyordu sakalı oluyor bitiyordu. Fiziki görünümünün uygunsuzluğu bir yana zaten geçmişte kalan piyanist şantörlerin de büyük çoğunluğuna ne denli sanatçı denilebilirdi, o da tartışılırdı doğrusu..
Neyse gerçekten de İzzet Arif kendisi için çok akıllıca bir seçim yapmıştı bu mesleği seçerken. Bu işe biraz ailesine kendini kanıtlamak, asilik yapmak adına bulaşmıştı. Tutacağı pek de aklına gelmemişti aslında en başlarda.
Zengin aile çocuğuydu İzzet Arif, feodal toprak zengini kasaba kökenli bir aileden geliyordu. Hiç para sıkıntısı nedir bilmeden büyümüş, uyduruğundan da olsa kolejlerde okumuş hatta yine uyduruk bir taşra üniversitesini bile bitirmişti. Sözde işletmeciydi. Bunu her fırsatta dile getirmeye bayılır ama hiç üniversite adı vermezdi.
Çocukluğunda zengin aile çocukları arasında piyano dersleri moda olduğundan buna da ders aldırtmıştı ailesi. Bir Mozart olamayacağı çok açık ve net olmakla beraber müzik kulağı pek de fena olmadığından üç beş bir şeyler kapmıştı o derslerden. Ondan başka iki kız bir erkek kardeşi daha vardı ama onlar hepten umutsuz vaka çıkmış, kısa sürede öğretmeni delirtmek suretiyle müzik hayatlarını noktalamışlardı.
İzzet Arif bir taraftan ailesinin ona sağladığı bol paralı imkanları sonuna kadar sömürerek kullanırken diğer yandan da onlardan utanıyordu. Çünkü kendince feodal düzene çok karşı, sıkı bir solcu, büyük bir aktivistti.
Yaşadığı hayatla bu seçimlerinin taban tabana zıt olduğunun yüzüne vurulmasından asla hazzetmezdi.
İşte piyanist şantörlüğe soyunmasının nedeni de ailesine karşı gelmek, kendi ayakları üzerinde durmak isteğindendi. Kendine kendi kriterlerine uygun –sözde- onurlu bir hayat kuracaktı. Sorarsan kurmuştu da. Lâkin Ankara’nın en lüks semtinde oturduğu ev, altındaki arabaları –evet iki arabası vardı- baba parası ile alınmışlardı. Bu konuyu hiç gündeme getirmez, elinden geldiğince ört bas ederdi.
Esasen yola piyanist şantörlüğü hedefleyerek çıkmamıştı. Amacı devrimci şarkılar söyleyip türkü barlarda çıkıp ekmeğini kazanmaktı. Fakat İzzet Arif’in çalabildiği tek enstrüman çocukluktan kalan piyano tecrübesi sayesinde org olunca, türkü bar hayalleri suya düşmüştü otomatik olarak. Gitar ve saz tıngırdatmayı da denemişti ama o derece umutsuz vakaydı ki..
Hoş ona sorarsanız çok iyi olacaktı bir gün
Hem gitarda, hem sazda…
Olacaktı emindi
aslında çok iyiydi de.. heyecanlanıyordu işte
o heyecanı bir gün kesin yenecekti
Ama o gün bir türlü gelemiyor, sürekli debelenmesine rağmen İzzet Arif bir arpa boyu yol kat edemiyordu….



-sürecek-