26 Eylül 2011 Pazartesi

Uykunun alacakaranlığına kayarken....

Minicik bir bebekken Defne
onu uyuturken
kendimden bir şeyler anlatırdım
masal desem değil, öykü hiç değil
Usulcacık varla yok arası bir ses tonu ile gitgide azalan bir tını eşliğinde
kızım da usul usul azalan tınıyla birlikte usul usul kayardı uykunun huzurlu alacakaranlığına...
anlıktı o anda uyuturken minik ellerini okşar güzel yüzünü hayran hayran izlerken uyduruverirdim her seferinde faklı bir kurgu kafamdan
yazmazdım
aklıma geliverdiğince
bir gün
sonraya anı kalsın diye
Defne uyuduktan sonra not etmişim aklımda kaldığınca bir tanesini..
Unutmuştum bu ritüelimi, iyi ki kaydetmişim yani..
Ortalık toplamaktayım ya yavaştan ama derinlemesine..
katlanmış bir kağıt parçası düştü defneye yazdığım defterin arasından hafta sonu
açtım baktım bu
paylaşmak istedim..

bunları çoğaltmalı belki de
saçma saçma sonu "evlendiler ve ömür boyu mutlu yaşadılar" yalanıyla noktalanan masallar yerine
bunlarla uyuttum bebecikken kızımı
iyi ki de....



Usulca yumuyorsun gözlerini, öyle birdebire kapatıvermiyorsun... Yavaş yavaş...
sanki gözkapakların ağırlaşmışta, kapanmaya meyletmiş gibi
hayal et şimdi
bembeyaz bir kayığa binmişsin ve masmavi bir gölde ilerliyor kayığın.. rüzgâr yok, yaprak kımıldamıyor, ilerilere çevirirsen bakışlarını göreceksin göl çarşaf gibi..
kürekçinin ritmik hareketlerle küreği suya her daldırışında çıkan ses huzur yayıyor tüm benliğine...
Göz gezdirdiğinde etrafına
hayır hayır...
gözlerini açarak değil
hayalinde göz gezdir etrafına, o sandaldasın o gölün üzerinde...
hah işte öyle..
alabildiğine yeşillik, oramanlık bir arazi...
kuş cıvıltıları eşlik ediyor küreğin suya dalıp çıkarken çıkardığı sese
şlap
şlap
cıvıl
vıcır
şlap
cıvıl
şlap
vıcır.....
.
ve sen
yeşille mavinin ortasında
bembeyaz sandalında
kuşlar kadar hürsün
huzur dolu ruhun
kürek suya her dalıp çıkışında alıp götürüyor içinde seni tedirgin eden ne varsa...
tüm yorgunluklar, ağrılar.. hırslar
ne biriktiyse ruhuna
alıııp götürüyor damla damla damla damla....
arınıyorsun usulca..
küreğin her dalıp çıkışında sağa sola sıçrayan damlalar yıkıyor seni gerginliklerinden negatifliğinden..
yavaştan kayııııp gidiyorsun
uykunun o ılıcacık sarmalayan.. o eşsiz
o tarifi imkânsz rahatlığına.
şlap
şlap
pişşşş pişşşş pişş
şlap şlap şlap
şşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş.....

25 Eylül 2011 Pazar

IŞIĞIM... SANA AŞIĞIM


aydınlığa çıkmak için debelensem karanlığın batağına daha çok saplanacağımı bildiğim; buna sebep  o batağa, kurtulmaya çabalamadan, gün gün usuldan gömüldüğüm bir zamana denk gelmişti hayatıma değişin...
uzanan eller yok değildi beni aydınlığa çekmek için... uzanıyordu eller ve dilleniyordu elin ardındaki sesler "tut"
"tut ki çekelim seni ayınlığa"
lâkin ben istemiyordum ki çıkmayı..
ah o boşvermişlik var ya..
sonra?
sonra sen çıktın ortaya.. bir tüy hafifliğinde değdin hayatıma... belli belirsiz...
uzanıp baktın karanlığıma..
elini uzatmadın hayır... "tut çekeyim" de demedin hiç, çıt çıkmadı ağzından bilakis..
ama
ışığını yolladın kör karanlığıma... batağıma aydınlığını verdin..
ışığım oldun... batağımdan kendim kurtuldum
şimdi söylesene adam ben seni nasıl sevmem?







dipteki not:
ışığım sana aşığım için tık tık

24 Eylül 2011 Cumartesi

aklımın koridorlarında...

aklımın koridorları var


kapıları var hep bir yöne açılan

ve ben

hangi koridora sapsam

hangi kapıdan geçsem

tosluyorum tıka basa içime dolan "SEN" imgesine

ben SEN olmuşum

SEN dolmuşum

aşikâr

akıl koridorlarımda kapı kapı gezsem

ne yazar?

23 Eylül 2011 Cuma

sonbahar-a

vakitlerden SİS


günlerden PUS

mevsimlerden GÜZ



ben en güz'el güz'de severim...



Bilardo Oyunu...


Bilardo oyununa benziyor insan ilişkileri..
bir sınır çiziliyor bir takım insanlara
bazen birilerince bazen kendi kendilerince
ve bir araya geliyorlar o sınırlarda...
haşır
neşir
yedikleri içtikleri aynı..
sohbetler zevk alanları...
sonra
günün birinde
an geliyor
sınırlar kalkıyor.. şu ya da bu sebeple şu ya da bu şekilde
bir bocalma bir gevşeme oluyor sınırsızlıkta
ve aniden
bir ıstaka
booooooooommmm
herkes çil yavrusu dört bir yana......

21 Eylül 2011 Çarşamba

sözcüklere dönüşen dokunuşlara...

Kimi zaman sayfalarca yazsan anlatılamayacak şeyler vardır...
bir dokunuş....
minicik bir dokunuş
uzun
upuzun anlamlara dönüşüverir..
kimi zaman kimi dokunuşlar
çok güzel sözcükler demektir....
omuzuma konup kalakalıveren o ufacık öpücükte
bilsen ne derin bir masal gizlidir...



Dipteki not: görsel: ibrahim çakır

Ayna Ayna Söyle Bana

Nicedir görmüyordu kadın kendini aynada...
bakıyordu şüphesiz
rutin ihtiyaçları gidermek amacıyla
hani yüzünü yıkar, dişini fırçalar, makyaj yaparken, saç baş düzeltilirken görmeden bakar ya insan
işte o bakmalardan..
ve
işte şimdi
birden
dikip gözlerini aynaya
dikkatle inceledi kendini kadın
ve ürperdi tüyleri...
yaklaştı aynaya
ve konuştu yansıyan görüntüyle

"bunca zayıflık fazla bana bakan kadın
ben değilsin sen
nefret ediyorum senden
defol hayatımdan
git..
beni bana iade et artık"

ve döndü arkasını aynaya akabinde..

sesini yükselterek kendine

"fark et kendini artık kadın... farket...  silkelen gel kendine kov şu aynadaki görüntüyü defet gitsin"

gözlerine hücum eden selden sızıp kaçan bir damlacığı silip hırsla
daha da yüksek sesle

"sakın aptal kadın sakın ola ağlama.."
diye bağırıp

sonra dikleştirip sırtını çarpıp kapıyı çıkıp gitti evinden
bir yerlerde yitirdiği kendini bulmaya....


dipteki not: görsel: ibrahim çakır





 

20 Eylül 2011 Salı

Ve Perde.....

Söz fotoğrafta bu defa.....







19 Eylül 2011 Pazartesi

capon'dan....

Capon: aneeeeee bakma yaaa o resmime
Yazgüneşi: neden ki? merak ettim
Capon: yaaaa bakınca güleceksin ama
Yazgüneşi: komik bir şey mi?
capon: hayır
yazgüneşi: e gülmem o zaman neden güleyim
capon: gülersin sen
yazgüneşi : söz gülmiycem
capon: tamam bak
yazgüneşi(gülmemek için dudaklarını ısırarak) aaa ne hooşşş prensle prenses mi yaptın?
capon: anneeeeeee hayıırrrrr babamla sensin o görmüyo musun?
yazgüneşi: haaaaaaaaaaa
eheh
harika

18 Eylül 2011 Pazar

Tik- Tak

"Biliyor musun"
dedi kadın
"Sensiz geçen her an, her saniye, akreple yelkovanın her deviniminde, o tik-tak sesinin her çınlayışında kulaklarımda; bir iğne gibi batıyor hasret sol yanıma...."
Saat tik - tak'ladı

tik - tak

tik - tak

tik - tak

tik - tak

tik - tak

Adam?

Adam  -sustu-

17 Eylül 2011 Cumartesi

Geçmiş Zaman Olur Ki....

Çocukluğumdan beri günlük tutma alışkanlığım var benim..
Geçenlerde -dedim ya ev toplama derdindeydim- elime geçti eskiler....
Göz atarken bir platonikimsi aşkıma rastladım..
yazmış da yazmışım hakkında sayfalar sayfalarca
tam platonik de değildi aslında
bir yaz aşkıydı..
karşılıklı basit bir flörttü
kısa sürdü
Bir ay falan olsa gerek
bilemediniz iki...
Çok üzülmüştüm bittiğinde
O aldırmamıştı pek...
Hasan'dı ismi
babamın adaşı
bir arkadaşın doğum günüde tanışmıştık.. eski sevgilimin yurttan oda arkadaşıydı doğum gününü kutladığımız arkadaş
Ufuk idi adı
Hasan da onun üniversiteden arkadaşı(ne çok arkadaş dedim)


"şimdi günlüğünü okudun da eski aşklarını anımsadın iyi güzel
de
bize ne"

 diyeceksiniz değil mi?
ee öyle hakikaten size ne...
onca eski yaşanmışlıktan neden takıla takıla Hasan'a takıldım?
Fotoğrafçıydı çünkü
portlerimi çekmişti...
okurken günlükte
o kareler düştü aklıma
dijital falan yoktu elbette o zamanlar
filmli makine ile çekilmişti, sonra bastırıp bana ulaştırma bahaneleri falan derken yaşanmıştı "aşk" da zaten
"aşk" denirse elbette
yaşım 18 miş... o yaşta o zamanda yaşanan aşk
ne denli aşk ise işte öyle...

o karelerden scannerdan geçirmiş olduğum geldi aklıma
bilgisayarda aradım
buldum
ne gençmişim

çok derin hisler beslemişim o yaşta ona
çok da kısa bir maceraydı oysa..
ya da derin hisler besledim zannetmişim
bir alıntı yapayım günlükten..
onu hayatımdan kesin çıkarma kararı almış
ama becerememişim
sonrasında yazılmış sözcükler bunlar:

-Hasan konusunda esas olanın ne olduğunu anlar gibiyim. Sorun şu, kendimi ona öylesine sıkı sıkı bağlamıştım ki bu düğümlerin bir anda çözülebileceği ya da bağların pat diye kopuvereceği ölsem aklıma gelmezdi. Oysa bu gerçekleşti ve gerçekleşirken de fark ettirmeden beni korkunç derecede sarstı.
Bu tıpkı şeye benziyor; çok çok sağlam görünen bir duvara güvenle yaslanıpta bu duvarın çöküvermesine. İnsan boş bulunup nasıl yere yuvarlanırsa işte bende aynen öyle bir boşluğa düşüverdim. Biraz zaman sonrasında ise bu bağların kopmasına henüz hazır olmayan içgüdülerim düğümleri tekrar atma, kopan yerleri onarma çabası içersine düşüverdi. İşte bu sebeple kendi kendimi onu düşünmeye, kalbime tekrardan yerleştirmeye zorlarken buluverdim.-

tarihlerden 13 Ocak 1992 -perşembe




19.5 yıl önce.. vay be...

söz konusu karelerden bir tanesi
tabi orijinal hali böyle granli falan değil
hayli iyi çekilmiş
ama scannerda sonra bilgisayarda ordan oraya kaydedilirken falan kalite kaybetmiş hayli
o güne ait karelerden biri hala annemin evinde duvarda aslı çerçeve içinde...
ne çok zaman geçmiş
tuhaf o kareyi hep görürüm de hiç aklıma gelmezdi Hasan
aşk bundan ibaret işte
köpük gibi köpürüp köpürüp eninde sonunda yok oluyor..
buyrun Hasan'ın kadrajından Nesli
( o vakitler kimse Nes demezdi bana, Nesliydim o zamanlar)

16 Eylül 2011 Cuma

Sen ve Defne

SABAH FACEBOOK HESABIMI AÇTIM..
DUVARIMDA BİR PAYLAŞIM VAR BAKTIM Kİ ELİFCEM'DEN
DAHA ÖNCE HİÇ RASTGELMEDİĞİM BİR ŞİİR
AMA NE ŞİİR
KOCAMAN BİR GÜLÜMSEME YAYILDI SURATIMA GENİŞ GENİŞ....
NE GÜZEL NE ÖZEL BİR SÜPRİZ OLDU BANA....
TEŞEKKÜRLER GÜZEL VE ÖZEL KADIN
HEP DEDİM
HEP DERİM
İYİ Kİ DEĞMİŞSİN HAYATIMA..
İYİ Kİ DEĞMİŞİM HAYATINA...


Sen ve Defne

Sana hazırlanmakla bir yıla hazırlanmak karışıyor


Yeni hayatlara bölünecekmiş gibi kıpırdıyor içimdeki



Yetiştirdiğim sabır çiçekleriyle tanırım kendimi

Bir limon çekirdeğinden yarattığım yeşil aynaların

... Gelişin gibi çiçeklenişlerini.



Abla kardeş mi, anne kız mı olduğunuz anlaşılamayan bir resimde

Sen ve Defne.



Süt, sevgi ve ışık taşıyarak insanlara

Mutlu oldum bu dünyada

Bir de her an seninle paylaşabildiğim için gökküreyi.



İşte kasım ortasında ıssız bir kıyı kasabasında

Tıpkı sana benzeyen birine rastladığımda

heyecandan boğulmuşum gibi.

Yetmişine geldiğinde de görebilmek isterim seni

Hiç solmayacak ışığınla aydınlattığın dünyayı.



Seni tanıdığımdan beri

Yüzünden doğan gökkuşakları altında yaşıyorum

Bu yüzden

Bütün dileklerim gerçekleşir benim.

(Turgay Fişekçi)
 

15 Eylül 2011 Perşembe

Ben Çok Güzel Severim...

Bilir misin Lodos... Bilir misin çok güzel severim ben.. usul usul, sıcacık...
hiç yormadan
bunaltmadan hiç..
hesap sormadan, sahiplenmeden
ne yükü varsa sevmenin -sevginin de yükü mü olurmuş deme sakın bana- tek başıma üstlenerek.. Sezdirmeden sevdiğime taşıdığım yükü.. yumuşacık dokunarak, minicik çerden-çöpten sakınarak
Çok güzel severim ben
Sımsıcak
zanneder ki sevdiğim o sevgi edebiyen orada yanıbaşında kalacak
iyi gelirim aslında Lodos sevdiğime ilaç gibi..

Lâkin öyle usuldan severim ki fark bile edemez sevdiğim aslında ona ne kadar iyi geldiğimi...

zamanla
yavaş yavaş
katre katre büyürüm sevdiğimin içinde
büyür büyür kocaman olurum..

sonra bir gün -hiç beklenmedik bir gün- birden taşınmaz oluverir yüküm.. Sevdiğimle paylaşmayı denesem?
Paylaşmaz bilirim
denemem
deneyemem
halâ seviyorumdur, bitmez kolay sevmelerim
lâkin kaldırmaz işte bünyem an gelir
yükün altında ezilirim..
mecbur kalırım bırakmaya o yükü, oracığa...yükü bırakmak için sevdiğimin içinde katre katre biriktiğim yerden bardaktan boşanırcasına akıp gidiveririm...
-işte tam da o zamanda
fark eder içindeki varlığımı sevdiğim-
sevdiğimin içinden, kocaman bir boşluk bırakarak, çekilirim....
hayret eder sevdiğim
der
"bu kadını
içime bunca, ben ne vakit yerleştirdim?"
bilemez katre katre sızıp büyümüşümdür aslında içinde...
kocaman onulmaz onarılmaz bir boşluk bırakarak ardımda
sessiz sedasız ama -yerleştiğimin aksine- süratle
çekilir giderim...
özlendiğim olduysa sevdiğim adamlarca lodos
hep
hep ben çekildikten sonra...
işte öyle anlarda
özlendiğimde
sadece uzaktan bakıp
buruk kırgın
gülümserim...
dolar adamlarda bıraktığım boşluk zamanla...
ama bir köşe
o en en kuytu köşe sol yanlarında
ebediyen dipsiz bir kuyu gibi öylece kala kalır lodos...
bilirim...
adımı cismimi anımsamazlar belki ya
hep dillerinde kalır bir cümle
"bir kadın, bir zamanlar, öyle güzel severdi ki beni...."

severken lodos
ben
çok
güzel
severim....

14 Eylül 2011 Çarşamba

MARTI

"bil ki sana öyle yakınım
yağmur sonrası sokaklardır
bir martının uçuşudur selamım
eğer yerinde olsaydım
benden hiç ayrılmazdım
eğer yerimde olsaydın
senden hiç ayrılmazdın
her ilişkide
biraz daha öğreneceğiz
birbirimizi ne çok sevdiğimizi"

m. gökhan hoştürk

12 Eylül 2011 Pazartesi

Okullu Latina....

Çaktırmıyordu pek
ben daha beterdim
ama onun da az değildi heyecanı biliyordum...
Soğukkanlılığını hep takdir ettim..
yine ettirdi
benden sağlam durarak..
ne olmuş bu mutlu heyecan diyor tabi herkes
lâkin serde annelik var
öyle herkesin demesiyle içinden geliğ geçen hislere gem vurmaya imkân olmyuor...
Babası gelemedi babanne aniden hastalanınca :( (şükür ki şimdi daha iyi, hastaneye yatırma sonra geri çıkarma vs operasyonlarından sonra)
Anneannesi Edoş ben götürdük...
Orada kreşten arkadaşı Nisa'yı görene değin sis bulutu yüklüydü gözleri


Nisa ile karşılaştıklarında ikisinin de güller açtı güzel gözlerinde..
ne rahatlatıcı bir histir tamamen yabancısı olduğun bir ortamda çok tanıdık çok sıcacık çok şey paylaştğın bir simayı görüp hissetmek yanıbaşında
buluştuktan sonra bitiş bitiş ayrılmadılar zaten..














































uyum programı çerçevesinde yarım gün gidecekler bu hafta serbest kıyafetle


























bugün palyaço gösterisi eğlence hoppidi zippidi gırlaydı
Hayır bir şey değil okulu böyle bir yer zannedecekler dedik Nalan'la (Nisa'nın annesi Nalan)




öğretmenlerini çok sevdiler ilk anda




böyle de gider dilerim...




hadi bakalım küçük latina
yolun açık olsun
 








vira vira....

Aylak Adam / Yusuf Atılgan


"-Ben başkayım

-Ben de başkayım

-Doğru, hep başkayız. Ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim çevremizde dönüyor." (s. 15)

"Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar. ... Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Birgün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler, sokağa hep birlikte çıksınlar." (s. 18)

"Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 'İş avutur' derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak!" (s. 41)

"Her zaman önünde yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını karşıdan gelen erkeklerin gözlerinden anlardı. Güzelse onu geçtkten sonra dönüp bir daha bakarlardı." (s. 48)

"'Siz' anlanamaz, 'sen' anlanır. Bazı kitaplarda 'sizi seviyorum'u okuyunca gülerim. Sanki 'siz' sevilirmiş! 'sen' sevilir, değil mi?" (s. 61)

"kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?" (s. 72)

"İnsanlar girdikleri yerden bir iz bırakmadan çıkamazlardı." (s. 92)

"İnsanların yaşamasından önemli olan ayrıntılar değil mi? Ayrıntısız yaşayan yalnız bitkiler. Azotlu, sulu, klorofilli, güneş ışıklı bir yaşama. Biraz da hayvanlar. At, aşacağı kısrak topalmış, kemikliymiş aldırmaz. Gene de yem yediği ahırın, çifte koşulduğu tarlanın yolunu ayırır. Köpekler, görmeye alışmadıkları bir çeşit giysi giymiş insana havlarlar. Ya insanlar? Onların yaşamasında her şey ayrıntı. Önemli olan yemek değil, yenecek yemeğin çeşididir; giysi değil, giysinin çeşidi; ayakkabının çeşidi. Günlerin adı bile. belli günlerde belli yaşamaları vardır. Pazar günleri pazarlık yaşamalarını kuşanırlar, çarşambaları çarşambalık.! Hep ayrıntılar!" (s. 101)

"Fotoğrafları sevmem. ... İnsanın hayalini sınırlarlar; hep kendilerini düşünmeye zorlarlar bizi. Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı." (s. 105)


"Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra; ‘Kumda yatma rahatlığı’. A-da-ko: ‘Ağaç dalı kompleksi.’ Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ‘ağaç dalı kompleksi’ diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona." (s. 127)

"Gerçek olan içimdeki bu boşluk mu? Değil! Bir şey var, ama eksile eksile var." (s. 128)

"İki çeşit i.en vardır. Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevrendekilere bak. Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. Çekinmeden bağrmak, yüksek sesle gülmek için. Dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. Böylesi az içer. Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından.
...
İnsanın bir tutamağı olmalı.
...
Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.
...
Ben, toplumdaki değerlein ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!" (s. 148-149)







dipteki not: "aylak"lıkla uzaktan yakından zerre alakası olmayacak kişiliğine rağmen bana modellik eden sevgili Büücüğüme teşekkürlerimle

11 Eylül 2011 Pazar

Daha Dün Annemizin Kollarında Yaşarken....

Daha yeni doğurmuştum ben...
Süt kokmuyor muydun kızım daha dün sen..
Sen mışıl mışıl uyurken yatağında yarın o sıralara ben oturacakmışımca küt küt atan yürek benim mi şimdi...
Kızım büyüdün de büyük okula mı gideceksin sen
zaman acımasız ve hızlı
elbette bana..
biliyorum büyümeye can atıyorsun oysa sen...
gurur?
ah duymaz olur muyum.. hem de nasıl gururlanıyorum en eşsizinden...
ama
yalan yok küçük can parçası
içimde bir yer çok acıyor yahu...
bildiğin acıyor
içimdeki ses sık sık fısıldıyor
"hiştt senin küçük kızın büyüyor..."

uyu kızım
büyü kızım
çok başarılı ol, okullarında hep en iyi ol
demeyeceğim kızım
sen kızım
her nerede olursan ol
her neyi seçersen seç
mutlu ol diyeceğim kızım
hep mutlu ol......

ÇÖZDÜKÇE DOLANIYOR


"YA HER ŞEYİM
YA HİÇİM
SORMA DÜNYAM NE BİÇİM
BİR KÖRDÜĞÜM Kİ İÇİM
ÇÖZDÜKÇE DOLANIYOR...."

10 Eylül 2011 Cumartesi

İskender - Elif Şafak


"İnsan belli bir yaşa gelince kendi hudutları ve hatalarıyla barışmaya başlıyor. Ben de kendimi olduğum gibi kabullenmeyi öğrendim." (s.9)

"Anneler ölünce hemen cennete gitmezler. Yeryüzünde biraz daha kalıp çocuklarına göz kulak olabilmek için Tanrı'dan özel izin alırlar. Fani ömürlerinde evlatlarıyla aralarında her ne geçmiş olursa olsun." (s. 11-12)

"İnsana vacip olan bir ağaç ya da kaya gibi sabit ve sağlam durmakmış. Tabii eğer şu üçünden biri değilse: geçmişini yiirmiş bir abdal, aklını yitirmiş bir aptal ya da sevdiğini yitirmiş bir mecnun."(s. 18)

"...uzun hikâye diye bir şey yok.. Bir anlatmak istediğimiz hikâyeler var, bir de anlatmak istemediklerimiz." (s. 32)

"Zamanında hayat dolu olan topraklar gün gelip terk edildiklerinde bir tür hüzün çöker coğrafyaya; havada dolanıp duran, bulduğu her çatlaktan içeri sızan bir keder bulutu asılı kalır. Belki de bu yüzden metruk mahallelerin sakinleri yaşadıkları yerlere benzer; ketum ve kapalı. Ne var ki bu, yüzeyde görünen resimdir ve tıpkı yerküre gibi insanların da dışı nadiren içiyle aynı olur. O ihtiyatlı katmanın altında sıcak, sevecendir yöre insanı. Güvendiğine açar içini." (s. 40-41)

"Dediklerine göre kahve aşk gibiydi, ne kadar sabır ve özen gçsterirsen tadı o kadar güzel olurdu."(s. 42-43)

"Bir oğlan çocuğundan erkek çıkaracak iki şey vardır bu dünyada. ... Birincisi bir kadının aşkıdır. İkincisi ise bir başka adamın nefreti.
...
Babası bunlardan yalnızca ilkini bilenlerin yumuşayıp hanım evladı olduklarını, yalnızca ikincisini bilenlerinse katılaşıp taş kesildiklerini, adam gibi adam olabilmek içinse her ikisini de öğrenmek gerektiğini anlatmış. Sonra soruvermiş: 'Kılıç nasıl yapılır biliyor musun?'
Âdem bu soruya verecek yanıt ararken babası devam etmiş sözüne: 'Çeliğe su vererek tabi ki!'
Bir kılıca dikkatlice bakarsan üzerindeki menevişleri görebilirdin. Suyun bu kadar sert ve sağlam bir malzemede iz bırakabilmiş olması şaşırtıcı gelebilirdi. Oysa hünerli ustalar bilirdi ki metali sertleştirmenin yolu onu önce ateşte ısıtmak sonra suya daldırmaktı.
'Erkekler için de aynı. Aşkla ısıtmak gerekir onları, nefretle sertleştirmek' diye toparlamıştı babası lafını" (s. 53)

"Takvim yetersiz bir icat. Dedikleri gibi zaman uçup gidiyorsa eğer, uçuş hızı hep aynı değil ki. keşke haftanın her gününü ayrı değerlendirmenin bir yolu olsaydı. Mesela o-kadr-berbat-olmayan bir günü beyaza boyar, bir puan verirdik. Üstünden-tren-geçmiş-günler kırmızı ve iki puan olurdu. Berbat bir gün de siyah ve üç puan.
Bu hesaba göre peşpeşe otuz berbat gün geçiren bir adam, o-kadar-berbat-olmayan günlerle dolu bir ay geçiren birine nazaran üç kat ağır yaşar. Böyleleri bir senede üç sene yaşlanır." (s.125)

"Feci baba insanın boğazına takılı kılçık gibidir. Ne tükürüp atabilirsin, ne yutup sindirebilirsin. Bir şekilde kurtulsan bile geride bir iz kalır mutlaka, dışardan bakanların göremediği ama seni hep hissettiğin bir çentik etinde. Feci baban olacağına hiç olmasın daha iyi." (s. 126)

"İnsan doğası böyle işte, en çok nefret ettiklerimiz en fazla sevdiklerimiz oluyor hep." (s. 128)

"Bir mesafe olmalı. Düşmanınla senin aranda, yediğin darbeyle iç organlar arasında, bireyle toplum arasında, geçmişle bugün arasında, anılarla vicdan arasında. bu hayatta yaptığın ya da hissettiğin her şeyde bir mesafe olmalıç Mesafe seni korur. sıkı bir yumruk yemenin püf noktası, mesafeyi nasıl yaratacağını bilmektir." (s. 129)

"Bütün erkeklerin arzuladığı tam da bu değil midir_... Karmaşık olmayan bir kadın - onları sorgulamayacak, dırdır etmeyecek, zıtlaşmayacak, eleştirmeyecek biri. Yine de... boş bir fantezi bu, çünkü aslında karmaşık olmayan kadın yoktur. Kadınlar ikiye ayrılır. Bariz biçimde karmaşık olanlar ile karmaşık olduğu ilk bakışta anlaşılmayanlar." (s 175)

"Yok, altın değilmiş İstanbul'un taşı toprağı. Hiçbir yerin değilmiş ya. Peşinden gidilecek rüyalar yokmuş hayatta. Öyle şeyler yalnızca peri masallarında olurmuş. Gerçek dünya, içindeki gerçek insanlarla, toprağa bulanmış şekere benzermiş. Tadı güzel de olsa, yenmeyecek türden." (s. 192)

"... bir adamın aşkı mizacının devamıdır evlat. Yani erkek kavgacı ise sevdası da kavgalarla dolu olur. Kendine hep düşmanlar bulur. Sakin ve nazik ise sevdası merhem gibi, bal gibidir. Eğer kend,s,ne acırsa ve zayıfsa, aşkı da un ufak olup dağılır. Yok, eğer neşeli bir herifse sevdası da şenlikli olur" (s. 196)

Kelimeler de insanlar gibi gezermiş meğer. Uzaklara, hem de çok uzaklara ulaşırlarmış." (s. 197)

"İnsanı kendi ruhundaki habislikten koruyamaz hiçbir şey" (s. 233)

"İnsan ömr kısaydı, bir kutçuğunkinden farksız. ya da, ipeböceğininkinden. âdemoğulları, Havvakızları tuhaf mahluklardı. Kurtçuğa benzetsen alınır, ipekböceğine benzetilmekten keyif duyarlardı. Böceklerden iğrenir ama parmaklarına uğurböceği konsa hayra alamet sayarlardı. Sıçanlardan tiksinir, sincaplara bayılırlardı. Akbabaları itici kartalları heybetli bulurlardı. Sinekleri hor görür, atşeböceklerine bayılırlardı. Bakır ve demire ehemmiyet vermez, altına taparlardı. Ayaklarının altındaki taşlara dönüp bakmazken mücevherler için delirirlerdi. (s.248)

"Bir otomobilin benzine nasıl ihtiyacı varsa, insan zihni de fikirlere gerek duyar. Fikirlerde kitaplarda bulunur." (s. 293)

"Eğer içinde denge yoksa o kişi hep gergin olur. Patlamaya hazır bomba.
...
Öfke bir kaplana benzer. Kaplanı görünce dersin ki, ah ne soylu hayvan, benim olsa keşke. Ama ehlileştiremezsin onu, kimse yapamaz. kaplan seni kontrol eder.

Bırak hiddeti, çirkefi, nefreti. Kaplanlardan sana zarar gelir. İnsanlardan öğreniriz. başkalarından. Farklı olandan öğreniriz, aynıdan değil.

Nefs akbaba gibi. Vahşi kuş. Etinden et çeker, Senden çalar o yer. Nefsin güçlüyse, sen zayıfsın. Nefsin zayıfsa sen güçlü." (s. 301)

"Kalp ehli insana bakar, surete değil. Özü görür, kabuğu değil. Ayrım yapmaz, kem bakmaz, gıybet etmez. İnsan eşref-i mahlukat. Farklılıklar sadece dışarda: giysiler, pasaportlar. Ama yürek hep aynı. Her yerde." (s. 304)

"belki de bir illetti aşk; insana hayat verse, ruhunu şenlendirse de bir marazdı yine de." (s. 341)

"İnsan bir kez baba olduğunda evladını kendi uzantısı gibi görmek istiyordu. Bir iyimserlik, hatta saklı kibir geliyorsu üstüne, ta ki çocuğun senden ayrı bir varlık olduğunu idrak edene dek. Her ne kadar onun senin ayak izlerini takip etmesini istesen, bunu için uğraşsan hatta zorlasan da o kendi yolunu çiziyordu nihayetinde. Bu hakikati keşfettiğin an hayal kırıklığına kapılıyordun elinde olmadan." (s. 351)

"İnsanlar hoş bir kadın gördüklerinde zamanla saçlarının ağaracağını ya da cildinin sarkacağını düşünmüyorlardı, bunların olacağınıbildikleri halde. Onun yerine seçili bir anın cazibesini alıp zihinlerinde ebedileştiriyorlardı. Kimse görmek istemiyordu güzelliğin, zamanın siyah kadifesinde erimeye mahkum bir kar tanesi olduğunu." (s. 399)

"Başkalarını sitemle, kinle düşündüğünde içindeki bütün enerji onlara gider. sana hiçbir şey kalmaz." (s. 400)

"İnsan yüreği soba gibi. Sıcaklık üretiyor, enerji yayıyoruz. Ama başkalarını suçlayınca, onları karalayınca, dedikodu yapıp kem konuşunca enerji kaybolur. Yüreğimiz soğur.
Her zaman kendi içine bakmak en emin yol. Başkalarıyla uğraşmayı bırak. Her gazap, her kahır ağır bir çanta. Niye taşıyasın? At onları. Sıcak hava balonu gibi hayat. Yukarı mı gitmek istersin aşağı mı? Hiddeti, intikamı, rekabeti bırak. Torbalardan kurtul.
Evren yuvarlak; çemberde iki yay var. Biri yükselen, biri alçalan. Her insan durmadan hareket halinde. Bazısı iner, bazısı çıkar. Yükselmek istiyorsan en çok kendini eleştir. kendi hatalarını görmeyen asla iyileşemez." (s. 402)

"Geçmiş tavan arasında duran sedefli bir sandık; içindekilerin kimi kıymetli, kimiyse ıvır zıvır. Bana kalsa hep kapalı tutarım ama en cılız rüzgarla açılıveriyor kapağı, içindekiler etrafa saçılıyor. Tek tek geri koyuyorum. Teker teker, iyisiyle kötüsüyle bütün hatıraları topluyorum, ta ki sandık beklemediğim bir anda bir kez daha açılana kadar" (s. 431)

9 Eylül 2011 Cuma

boğazıma kadar mora gömülmüşüm




yapraktan yosundan yoncadan


bahar inceden inceden


paris baharı bu bulanık


bir kül rengidir tüter nazlı nazlı


bir kül rengi yorgun argın ılık


serde ressamlık var azcık


bütün gün mor üstüne çalışmışım


boğazıma kadar mora gömülmüşüm


uzaktan bir akordeon sesi geliyor mosmor


dilimin acısı kolumun sızısı


kırk yıllık emektar başağrılarım mor


sen nehri bal rengi eiffel kulesi mor


bir yüz morardıkça morarıyor


kanlıca sırtlarında bir yerde akşam oluyor..






bütün gün mor üstüne çalışmışım


mor deyip geçme belalı renk musibet


yeryüzünde ne kadar insan varsa bir o kadar mor


menekşenin moru mavzerin moru kasaturanın moru


suya dökülmüş mazotun moru


neftin moru ziftin moru asfaltın moru


telgraf tellerinde petekkıranlar


buğday tarlasında devedikenleri


karadutun moru karamuğun moru kuzgunun moru


sıfırın altında çocuk elleri


ela gözlere konmuş murdar sineklerin moru


gözlerimi yumduğum zaman gördüğüm mor


morun karanlığı karanlığın moru




yok ölünün körü…






mor deyip geçme insan misali


yeryüzünde ne kadar insan varsa bir o kadar mor


insanların hesabı kimden sorulur bilmem


ama morların hesabı benden sorulur benden..


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU





"BestModel" i kendisi olan Kadın - Cindy Sherman

Otoportre çekmeyi seven birisi olarak ustalar arasından Cindy Sherman'ın dikkatimi çekmesi ve beni kendisini incelemeye itmesi kaçınılmazdı belki de..

Gerçi Sherman'ın kendisini çektiği yüzlerce karenin hiçbirisi gerçek anlamda otoportre değil. Otoportre kişinin kendi kendini yansıtabildiği, fotoğrafı izleyene kendisi hakkında ipucu verebildiği kareler için kullanılan bir terim aslında. Oysa Sherman kılık değiştirme ve makyaj ile görünüşünü değiştirerek kendi kendisini fotoğraflamış.  Bunu ben de yaptım, var birkaç deneme yazını sonuna onlardan da eklerim. Ama bu denemeleri Sherman'dan etkilenip yapmadım, tesadüfen aynı mantıkla yaklaşmışız belki de hadiseye. Yani benim kimi karelerime de otoportre demek çok da yerinde değil belki de.

Neyse beni bir yana koyup Sherman'a dönmek gerekirse:

Sherman kendi fotoğraflarından söz ederken fotoğraflarının kadın stereotipleri ile ilgilendiğini ancak bu stereotiplerin kendisinin kadını nasıl gördüğünü değil, erkeklerin kadınları nasıl gördüğünü yansıtan kareler olduğunu söylüyor.

1954 New Jersey doğumlu Cindy Sherman, New York Eyalet Üniversitesi’nde sanat okumuş. Kılık değiştirip makyaj yaparak kendi kendini fotoğraflamaya başlaması üniversite yıllarına denk geliyor.
Sherman, 1977 – 1980 döneminde, filmlerde kadınlara verilen klişe rolleri sorgulayan, “Untitled Film Stills” (İsimsiz Film Kareleri) serisi ile sanat çevrelerinde tanınıyor ilk. (1995 senesinde, bu çalışma MOMA (New York Modern Sanatlar Müzesi) tarafından bir milyon doların üzerinde bir fiyattan satın alınıyor!!!! )
 
 





Daha sonraki çalışmalarında Sherman, erkek dergilerini, çocuk masallarını, moda dünyasını, sanat tarihindeki önemli imgeleri işliyor. Son dönem işlerinde büyük boy renkli baskılarla vitrin mankenleri, tıbbi protezler, cinsel yardım araçları, plastik vücut parçaları, maskelerle hazırlanmış cinsel ilişki mizansenleri ya da kusmuk çöp resimleri gibi grotesk konulara yöneliyor ve bu yüzden de kültürel fırsatçılık ve entelektüel sansasyonelizm ile eleştiriliyor.



Sherman fotoğraflarını kavramsal sanat postmodernizm ve feminizm eksenleri doğrultusunda geliştirmiş bir fotoğrafçı. Ayrıca dönemin moda kavramlarını ve akımlarını kullanıyor ve sık sık başvurduğu feminizm imgesini feminizm anlayışındaki değişiklikler doğrultusunda uygulamaktan da geri durmuyor.
Cindy Sherman'a göre: "Cinsel organları kullanarak, sevimli ya da şok edici resimler etmek kolay...Zor olan acı keskin yine de açık seçik görüntü elde etmek."

Ki bu fikrine ben de katılıyorum ve görünen o ki Cindy zoru yani keskin ve açık seçik görüntü elde etmeyi gayet iyi başarmış


 
 
ve işte bunlar da benim kılık değiştirerek ya da sıradışı makyajlar yaparak kendimi fotoğraflamış olduğum çalışmalara birkaç örnek: