4 Şubat 2011 Cuma

Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri / İhsan Oktay ANAR

IMG_5111

"İhtiyar: ... ben bugüne kadar kazanmak için oynamadım hiç. oyunun bana verdiği zevkle yetindim.
Ölüm: ... Sonuçta her oyunu ben kazanırım
dedi
'Aldıkları zevk de oyuncuların yanına kâr kalır. Ama bu gerçeği çoğu bilmez. Bu yüzden benimle iddiya girer ve kaybederler. Senin anlayacağın, oyundan yanlış birşey isterler.'" (s. 17)

"Güzellik adamın içine bir türlü girmemişti. Gerçi, güzelliğe âşıktı, ama vâsıl olamamıştı. Kavuşunca meşk, kavuşamayınca aşk olduğu galiba doğruydu.

Artistik ve ahlâkî değerlere asırlar boyu bir türlü erişemedikleri için bunlar uğruna bir ömür harcamayı enayilik olarak gören ve güzelliği üretmek yerine onu para, şiddet ya da kurnazlıkla elde etmeyi faz,let sayan insanların ülkesindeki okullarda , en az rağbet gören ve pek ciddiye alınmayan bir ders de resimdi." (s. 24)

"Belki de güç tutkusunun insanı vardıracağı yegâne yer, erkeklik ve onu kullanmanın en kaba yolu olan şiddetti. Gel gör ki şiddetin en yalın biçimi, güzel olan, belki de dişil bir şeyi parçalamak ya da kirletmekti; bu da elbette insanda güçlü olduğu duygusu uyandırırdı."(s.25)

"Geçmişime bakıyorum da, hayat bugüne kadar bana hep güzel şeyler göstermiş. Bu dünyada her şey güzel. Çirkinlik diye bir şey yok; kimbilir, sadece aldanarak ve büyük bir budalalıkla, onda çirkinliği görenler çirkindir belki. Ama ben dünyayı korku duygusuyla değil, güzellikle tanıyorum. Benim ona baktığım gibi, Dünya da bana bakıyor ve gülümsüyor, ben ona neden gülümsemeyeyim?" (s.82)

"Benim dünyada tattığım en büyük lezzet hayat değil, insanlık! Her zaman olduğu gibi şimdi de, yaşıyor olmanın değil, insan olmanın zevkini çıkarıyorum." (s.137)

"... birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. Ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. Acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. İşin kötüsü bu korkuya Tanrı diyorlar. Oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, Tanrı'yı görmüş olurlardı."(s.138)

"...hemen her erkek, bilip görmediği, bu yüzden hayal etmek zorunda kaldığı kadınları kendi pembe hülyalarıyla bir kez süsleyince, onlarla karşılaştıktan sonra bile gerçeği değil, bu süsleri görmeye devam ederdi." (s. 157)

"Örf ve âdetlerin fertleri yönettiği, hiç de zengin olmayan, muhafazakâr kasaba hayatının insana bahşettiği en büyük nimet, şüphesiz, derin bir iç dünyası ve yüce duygular gibi sıkıntılardan onu kurtarmasıydı. Gerçekten de kasabalı, gerek dağ başında tek başına yaşayan bir çoban, gerekse yalısında inzivaya çekilmiş bir beyzadeden çok farklı olarak, dünya ve insanlar hakkındaki bütün hükümleri önceden verip bunları geleneklerinde yaşatan bir cemaat içinde ömür sürerdi. Kesin, sarsılmaz ve sağlam oldukları için bu hükümleri onun değil çiğnemek, kabul etmemesi, yahut kendisiyle hesaplaşıp onların yerine yenilerini koymak gibi hem gereksiz hem de tehlikeli bir maceraya atılması mümkün değildi. Kasaba cemaatinden olanların çoğu, vicdan denilen başbelasından kurtulmuş oluyordu. Çünkü doğruyu örf ve âdetler nasıl olsa gösterdiğine göre, onu bulmak için kafa patlatmak artık şart değildi. Gel gör ki vicdana bu şekilde gerek olmadığı için, bu kez onun getirdiği ıstıraptan mahrum kalınırdı. Sadece iç dünyası olanlara özgü olan vicdanın mukaddes azabının lezzeti, kasaba hayatında pek tadılmadığından, insanlar daha çok, cemaat tarafından ayıplanıp cezalandırılmaktan korkarlardı. Kendini gerçekleştirmenin en kolay ve en akıllıca yolu, başkalarını korkutup boyun eğdirtmek olduğu için, insanların kusurlarını araştırıp bularak onları ayıplama fırsatına erişmek, bu kuvvetli tehdit kozunu bir kez ele geçirdikten sonra cemaatten atılma korkusunu başkalarına yaşatmak, kasaba hayatının belki de en temel kuralıydı. Öyle ki, bu hayatta güçlü olmanın bir yolu da, insanların günahları ve kabahatleri hakkında bilgi biriktirmekti. Yükselmek çok zordu ama diğerleri karalanabilir, yerin dibine batırılabilirlerdi. Başkalarının mahrem hayatlarını gözetleme, dedikodu ve tecessüs, ayıplanma korkusunu yaşayanların kendi çektiklerini, belki de başka herkese yaşatma ve böylece kaderlerini paylaşıp sıkıntılarını hafifletme eğilimlerinin bir sonucu olmalıydı. Fiskos ve dedikodu her iki cins eşit rağbet gösterse de, teferruatı erkeklerden daha iyi sezecek kadar ince düşünceli oldukları için, kadınlar tarafından daha büyük bir başarıyla yürütülürdü." (s. 172-173)

"Her insan ancak bilmediği şeyden korkar. Korkusunu yenmek için bilmek ister. Fakat bilmesi için araması gerekir. İşte din de bu arayış değil midir? Bununla birlikte eğer insan bir şeyi arıyorsa, onu bulmuş ve ona kavuşmuş da değildir. Kavuşamadığı şeye erişmek için can atar. Bu da aşktır işte!
... Arayış bitince, aranan şey artık bir kez bulunduğu için, korku da aşk da biter.
... İşte o zaman meşk başlar!
... Zaten cennet de budur!
... ve gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir." (s.201-202)

 "Ölüm: Cennete girmeyi başarabilen biri, yine orayı göremiyorsa, cennette olmayan biri de, buna rağmen orayı görebilir öyleyse.
İhtiyar: 'ben bilgili biri değilim' dedi. 'Ama bana kalırsa orayı görmek, orada olmaktır.'
Ölüm: 'Peki sen orayı gördüğünü mü söylemek istiyorsun?' diye sordu
Bu soruya ihtiyar şöyle cevap verdi: -'Bilmiyorum. Aldırdığım da yok. Gördüklerim bana yetiyor.'
...
Ölüm: 'Anladım en sonunda! Sen bu yüzden benden korkmuyorsun! Henüz yaşamayı sürdürdüğün şu anlarda bile cennette olduğunu sanıyorsun. Hatta beni bile oranın bir parçası olarak görüyorsun. Oysa, seni götüreceğim yerde ebedî bir uykuya dalacağın aklına gelmiyor.
İhtiyar, hayır der gibi başını iki yana salladıktan sonra 'Bunun bir sakıncası yok' diye cevap verdi. 'Ebedî bir uykuda, ebedî düşler vardır. Cennet, düşlerin olduğu yerde değil midir? Sadece, bir düş bitip diğeri başlayacak işte'
Ölüm ise ona, 'Ama bu uykudan asla uyanmayacaksın' dedi  'Asla sabah olmayacak, asla güneş doğmayacak, gözlerin asla açılmayacak.'
İhtiyar ise, 'Cenneti görmemiz için gözlerimizi açmamız değil, belki de kapamamız gerekir' diye cevap verdi.
Ölüm hemen atıldı:
'Bak' Sen halâ cenneti arıyorsun işte. Çünkü gözlerini açıp dünyaya baktığında hoş şeyler görmüyorsun. Gözlerini bu yüzden kapatıyorsun. Bir kaçış seninki! Gördüklerin seni mutsuz ettiği için olsa gerek, cenneti halâ arıyorsun. Dolayısıyla, henüz ona erişmiş değilsin. Sonuç olarak sen daha, Dünyadasın. Yoksa gözlerini niye kapatasın ki?'
Bu sözlere ihtiyar, 'Ne yapayım! Gözlerimi kapatınca Dünya daha güzel görünüyor' diye cevap verdi. 'Böyle yapmasaydık bunca hikâyeyi nasıl düşleyebilir ve anlatabilirdik?'
Ölüm, 'Yani şimdi biz cennette miyiz?' diye sordu.
İhtiyar ise ona şöyle cevap verdi:
'Belki; bunu ancak gülümsediğinde anlayabilirsin.'
Ne var ki yüzüne vurulan mühür nedeniyle Ölüm'ün gülümsemesi neredeyse imkânsızdı. Göklerin takdiriyle bu yüzde en ufak bir duygu kırıntısının bile görünmesi yasaklanmıştı." (s. 217-218)

"...kurdelesini düzeltirken, kızın gözünden bir damla yaş geliverdi. İşte Ölüm, bu gözyaşını gördü. Ardından çocuğun yüzünü, o yüzdeki harfleri, masalları ve cenneti fark etti. Evet, çocukluk, cennetin tâ kendisiydi ve cennet de seyredilmeye değerdi. Ölüm seyrettikçe yüzünün yumuşadığını ve göklere yükselir gibi gerçek şekline erişmeye çalıştığını farketti. Bu sırada bir şey çatırdadı.
Mühür kırılmış, Ölüm gülümsüyordu."
 (s. 241)

"Pencereden ayışığı sızıyor ve küçük kızın yüzünü aydınlatıyordu. cenneti görmek için aslında bu kadar ışık bile yetmez miydi?" (s. 242 -Sonsöz)

5 yorum:

ayse keskalan dedi ki...

Çok güzel alıntılar. İlgimi çekti, ben de okumak isterim. Mesela s:172-173'teki alıntı. Büyük şehirlerde bile kasaba algısıyla, kasaba değerleriyle yaşıyoruz hala. Başımıza gelenler de bu yüzden...

nil dedi ki...

"Benim dünyada tattığım en büyük lezzet hayat değil, insanlık! Her zaman olduğu gibi şimdi de, yaşıyor olmanın değil, insan olmanın zevkini çıkarıyorum."

müthiş bir cümle bu. hani, hayat sana teşekkür ederim derken belki de dilimizin altındaki, insan kalabildiğimize duyulan müteşekkirliktir...

Yazgüneşi dedi ki...

Ayşecanım ilk buluşmaya getiriyorum kitabı
bu biiir

ve kasaba tasviri beni de hayli etkileyen bir bölüm...
şehirliyiz hem de başkentteyiz derken etrafımızdaki insanların çoğu
ne kadar da taşra yaşıyorlarmış düşüncesinin altını iyice çizen tesbitler bana kalırsa
bu da ikiii

Nil'cim
evet beni de çok sarsan bir cümle o
evet ya işte bu aslında dedirten...

kitaptaki yaşlı adam ölümden korkmuyor çünkü o hayatı değil insanlığını umursuyor ve ölürse yitireceği şey hayatı insanlığı değil..

bence çok derin...

y. dedi ki...

ihsan oktay, benim için kelimelerin büyücüsü. herseferinde yeni bir yolculuk gibi, dönülmek istemeyen. "dünya bir düştür. evet, dünya... ah! evet, dünya bir masaldır" dediğinden beri vurgunum kendisine.

Elif Gizem dedi ki...

Bayılıyorum kitap alıntılarına... Koca bir dünyaya sürükleniyor zihnim... Puslu Kıtalar Atlasını okuyorum şimdi ben de. suskunları önermiştin bana Nes'im. O da aklımda...