23 Ağustos 2011 Salı

Yeryüzünde Bir Yer - Sema Kaygusuz


"Utancını biliyorum
Benliğinin en mahrem parçası bende duruyor.O çetrefil duyguyu emanet alalı beri gözümü gözünden ayırmadım. Tarihi bir sır yüzüne nakledilmiş senin. Seni doğuran anne, seni düşleyen baba henüz dünyada yokken, atalarının çizdiği kederli bir sima, tenden tene geçen yakıcı bir ağıtın son defteri olmuşsun. Nasıl okuyacağını bilmiyorsun yüzündeki harfleri. Yaşamadığın halde etkisi altında kaldığın, söze nereden başlayacağını bilemeyip satırlarını bitiştiremediğin bu gizil utanç büyümeni aksatıyor.


Öte yandan, tanıdık hisleri hissettiğinde o yazı siliniveriyor alnından. Sözgelimi horgörüyle dudakların sola bükülürken yada hasret çektiğinde sulanırken gözlerin, utancına dair tek bir sözcük göremiyorum yüzünde. Ama bazen dalgınlığa kapılıp dünyadan koptuğunda tanımadığın bir hissin zarfında hiçbir şey hatırlamıyorsun. Hatırlamadığın bir olayın karanlıkta kalmış hatırasıyla baştan ayağa ağarırken buluyorum seni." (s. 11)

"Yanımda değildin. Senin yerinde kemiklerindeki sızıyı görebiliyordum ancak. Avuçlarındaki teri, bel çukurundaki sancıyı bir de... Halin perişandı. Kadim bir ıstırapla benliğin küçülmüş, yaşadığın onca zaman bir incir çekirdeğinin içine sığışmıştı. ... Asırlık bir uzaklık vardı aramızda. Yeryüzünü aynı köşesinden farklı zamanlarda duruyorduk ikimiz. Bölük pörçük hallerini izliyordum senin... Kendini kendinle hırpalıyordun..." (s. 12)

"Hayat şeylere yüklediğin anlamlarla sınırlıdır ne de olsa." (s.17)

"Bir şeye ad vermek onu kendine alışmaya zorlamaktır. Yeryüzündeki bütün kinsiz, gurursuz, yalın ve dingin canlıyı evcilleştirmenin ilk adımıydı bu." (s.18)


“Düne kadar sadece hissederek yaşardın. Bir önceki günün hissini anımsayarak benzer bir şey hissetmek üzere alesta bekler, önceki zamanlardaki hislerinin hatırasıyla kendinin karbon kopyası olurdun. Saptırılmış bir hafızayla yaşamanın en karanlık yanı her gün ölü uyandığını anlayamamandı sanırım. Şimdi bakıyorum da ağlayamıyorsun bile. Bilmediğin bir gözyaşı dökmeye direniyorsun. Yaşamak hissetmektir... Parlak bir düşünce tabi. Kalabalıklara nüfuz etmek için yeterince özlü, yeterince hafif. Hisler düşünceyi tetiklemediğinde hissedilmiş olanı hissetmekten başka elden bir şey gelmiyor. Yarın ölü uyanmayacak olsan da, ertesi gün, daha ertesi gün şu anki hissinin yarattığı yıkıcı yavanlığa alışarak yeniden ölgünleşeceksin. Tam da böyle bir ihtimal varken güzel gözlüm, şu anki varlığının cesedi olmaya bir kaç gün kala yalvarıyorum ağla. Acıyı hissederken bilincini uyandıran o düşünce anını bari şimdi bırakma.” (s. 24)
 
“Madem yerimizde duramıyoruz, bir sesli bir sessiz iki harf gibi yan yana dokunaklı bir çığlığın hecesi olalım ikimiz.” (s. 25)
 
"Eliha'nın kanlı gözlerine ürkmeksizin bakabilenler, gidecekleri yerleri bir an için unutur, Eliha'nın yanında ayrılamazlardı. Çünkü övebilen bir kadındı Eliha. Kime dokunsa onu eşsiz kılardı" (s. 28)

“Kadim hikâyelerin böyle bir etkisi vardır... Yaşanmış ve yaşanacak olanı köklendirirler. Geçip gitmekte olan şu saniye genişleyerek devasa bir küreye dönüşür. Art arda dizilen cümlelerle kalıba kesilen zamanın nabzı hikâyeler sayesinde duyulmaya başlar. Hikâye anlatmak şekil çıkarmaktır zamandan. Bir bakıma yolundan döndürmektir birisini, bir bakıma susturmak... Dinlemek için susmak zorunda kalır, sözcüklerin gitgide büyüdüğü başka bir uzama fırlatılırsın.” (s. 29)


“Yazsan ne olacak gözünü seveyim. Harfi harfle iliştire iliştire sanatsal cümleler kursan, onları sonsuz değişmezliğine boyasan mürekkebin, uzaya dağılmış boş sayfaları art arda sıralayıp numaralasan sonra, bütün bunların hükmü ne? Benliğindeki eksik parça kitaplaşacak mı sence? Şu benlik dediğin muamma ne el hüneriyle yapılan nesnelerde tamamlanıyor ne de zihinsel yaratılarda. Eksik daima eksik. Ve daima çok yakın. Handiyse burnunun dibinde. Ah bir görsen beni, uzansan... hiç olmazsa bir eksik parçana dokunmuş gibi olacaksın.” (s. 29 – 30)


“Gönül dediğin bir dipsiz hazne, akılla kavramaya yeltendiğinde bitimsiz anaforuna kapılıp dengeni yitiriverdiğin karanlık yer.” (s. 61)


“Taşlar bazen daha çok ses çıkarıyor insandan. Tanrıların toplanma yerine işaret düşmek için orta yere dikilen onca kayadan, sınır taşlarından, mezar başlıklarından, Yakub’un önce başını yasladığı sonra göklerin kapısı olarak bir direğin üstüne yerleştirdiği Beyt-el taşından, Afrika’daki kabilelerin ovalaya ovalaya parlattığı kutsal kayaçlardan, Kâbe’deki Hacerü’l Esved’den, kurbanların adandığı mermer sunaklardan, düştüğü yerde tapınaklar inşa edilen meteor parçalarından insana bulaşan pürüzlü bir sonsuzluk duygusu. Sen taşlara dokunduğunda ben serinliyorum. Ferahlatıcı bir esrime yayılıyor içimde. Bir taş ki ister kumsaldan, ister nehir yatağından ister yamaçtan gelmiş olsu, evrenle bütünleşmenin mümkünlüğünü hissettiriyor. Halbuki başka bir şey taş. Bir yabancı.  İradesine içkin en küçük bir belirti taşımıyor. İnsan gözünde anıtsallaşan devasa bir kaya, kendi oluşunu oluyor sadece ve o kaya sayesinde insanî titreşimler yayılıyor mekânlara.” (s. 63)

“Hava ten kokuyordu. Bayılıyorum bu ekşimsi kokuya. Dünyanın çekirdeğinden gelen hararet yeryüzünü çiy çiy terletiyordu. Sen soludukça ben arzusunu kokluyordum dünyanın. Dolmabahçedeki çınar ağaçlarının gövdesinde , caddeden akan insan selini ilgiyle izleyen irice açılmış gözler vardı. Ağaçlar gözleriyle bakıyordu gerçekten. Sen ise kucağında fotoğraf makinen, görmüş olabileceklerini erteliyor, boş bakışlarla akıp giden kaldırımları izliyordun. Bu dalıp gitmelerinle billur cismimi perdelemenden usandım iyice. Gördüklerimi sana göstermek için elimden ne gelir, bilmiyorum. Cama yaslı başın ölümcül bir karanlığa eğik, antik bir harfin izi kızarıyordu alnında. Bahçendeki inciri Zevraki diye çağırdın çağıralı, omega biçimli derin bir hüzünle damgalanmıştın. Ne söz vardı yüzünde, ne hayal. Olmayan bir incirdin. Ağacın dibine sokulup bir gölge gibi yere yayıldığın, karanlığa sığınıp kendini kaybettiğin, kaybedip tekrar bulduğun yitik zamanın içinde, hiç olmamış bir meyvenin ta çekirdeğinde, yeniden var olabilmeyi uman hiçliğin ta kendisiydin.” (s. 95)


“Seni uyumak zor. Hele beni düşündüğünü düşlemek, kendi âleminin kuytusundan yaşantını gözlemek eziyete dönüşüyor bazen. Sen zamanı eyliyor, ben burada kaburgalarının içine sıkışmış, günden güne ciğerine işleyen bir yara gibi zamanı içiyorum.” (s. 103)

“Canlılığını kıskanıyorum. Yeryüzünde eğreti duran şu narin gövdeni hele. Her uyanışında başka bir mekâna doğma umuduyla akkor güzelliğinde ışıldıyor; düşle dünya arasında kalan misal âleminden yadırgayarak bakıyorsun çevrene. Gözlerin yumuk yumuk. Kabuğundan soyulmuş bir meyve oluyorsun o zaman. Dişlenmeye hazır, ballı bir şey. Ama sonra uyanıklığın ilk tükürüğünü yutar yutmaz, küskünlük kaplıyor gövdeni. Dünyaya itilmişliğini vurgulayan darmadağın bir hal.


...

Neden seni dünyaya çağırmış olduğuma inandıramıyorum? Sen benim yaşama payım, dokunuşum, iştahımsın. O halde niçin bir yarayım sensizlikte üreyen? Burnumda hep yanık kokusu, hangi ateşe baksan ben orada dağlanıyorum.” (s. 117)


“Gitmek diye bir şey yok, sadece çağrılmak var.

...

Kimse gitmez durduk yere, biri çağırmasa, çağrılmış olmasa bir yerden kimse yerinden kımıldamaz.” (s. 128)


“Gitmek başlı başına dokunaklı bir şey. Hele arkada kalıp gidişini izliyorsan birisinin onunla ilgili son görüntü yalnızca belirgin sırt çizgileri oluyor. Her adımda açığa çıkan tabanlar, bundan böyle yokluğa, hiçler ülkesinin topraklarına basacakmış gibi geliyor insana. Dünyanın her köşesinde aynı otlar bitiyor halbuki. Değil mi ki duran kendinde duruyorsa öylece, giden de kendine yürüyor yollarını. Kimse kendini ben yitiğim diye tanıtmıyor da. Yitik dediğin, geride kalanları olduğu yere sıkıştıran insan boşluğu, hep ten kokan bir yatak.” (s. 151)

"Perşembe Pazarının makine yağıyla parlayan sokaklarında dolaşırken, aramızdaki sırrın biçimini hayal ettim uzun uzun. Düşündüm de incire benziyor bizim sırrımız. Dibinde ruhu içine çeken bir delik, insan tenini andıran damarlı incecik bir kabuk ve uzayıp düşmeden önce doygunluğa erişen su damlasının en şişkin hali. Birbirine bağlı omurgasız liflerle kendini ören bir bütünlük. Ne zar var sırrı dilimlere ayıran, ne de tanecikler. Avuçta ezilmeye hazır fazlasıyla nazik bir yapı bizimkisi. Küçük bir dokunuşla içine çöküyor hemen. Kokusuz da hem, bizi burnumuzdan değil gözümüzden çekiyor. Kalbinde öğütmeden anlayamıyorsun yapışkan lezzetini. İlk ısırıkta ödül ve öğüt aynı anda geliyor. Çiğitlerimiz var bir de. Her çiğitte başka bir kökün tadı saklı. Onları sözcüklerin arasında çıtırdatarak kırıyoruz.” (s. 155)



“... sözcük sözcük ayıklamak seni öyle güç ki anlatamam. Utancını teslim etmeye yıllardır dolanıyorum iç dehlizlerinde. Bu çetrefil anlatı, meyvenin olgunlaşmasına sabretmek denli uzun. Mücevhere kesilen taşlar bile boy ölçüşemiyor bir utancın söze doğru seyriyle. Dil bağlanıyor çünkü. Felaketlerden artakalan suskudan sonra bütün çocuklar senin gibi çığlıksız doğuyor. Dert dilde çözülüyor, efkâr haz veriyor, hüzün sahibini önemsetiyor da, her nevinden utanç taş gibi karnına yerleşiyor insanın. Birisinin birisine kıyışı karşısında yaşanan dehşet hiçbir katliam fotoğrafına sığmıyor.


Gövdenin onuru incecik, pelur bir kâğıt denli saydam. Bir elin horgörülü itişinde, süngünü batışında, kabzanın ırgalamasında, mitralyözün namlusunda boydan boya yırtılıveriyor. Utançla kabuklana hassas bir ruh kalıyor geriye. O yüzden bağışla, herkesler gibi konuşamam ben. Sırtlandığım duygunun tarihî seyrini açıklayan uzak cümleler kuramam tüh diye yakınmayı, ah diye ilenmeyi, hayretle donakalmayı bilirim tek. Eğretilemeli bir dille yerinden sökülen onurun bıraktığı oyuğu anlatabilirim” (s. 165 – 166)

"Belli ki bir peygamber düşüdür senin uyuduğun. çok zamandır, sihri yanılgıya yeğlenen töresel b,ir yüceliği sayıklıyorsun. insan sözünü işitebilen ağaçla muhatap, gevezelik ederek saplanıyorsun yalnızlık batağına. Bataklıktan çıkmak için mucizevi bir incirin dallarına tutunman hele, affedilir gibi değil. Kondurulmuş her adın üstünde sakil duracağını bile bile, incirden insan olmasını ummakla başlıyor eksilişin.
Halbuki incir
yalnızca kendinde duruyor. Kendini olabiliyor sakince.
Oysa her yana saçılmış
insan özü.
Biz, seninle, ikimiz
onları toplaya toplaya gidelim ölüme." (son söz - s. 167)

8 yorum:

two dedi ki...

"Hayat şeylere yüklediğin anlamlarla sınırlıdır ne de olsa."

Bir kitap armağanı gibi oldu bu post. Edineceğim bu kiabı, hazır önümüzde bir kaç günlük bayram da var.

Müthiş!

(Fotoğrafı yazar görse kendi kitabını kıskanır, çok başarılı)

Yazgüneşi dedi ki...

teşekkürler...
fotoğrafla ilgili yorum için ayrıca teşekkürler
utandırdı beni...

duygu dedi ki...

“Seni uyumak zor. Hele beni düşündüğünü düşlemek, kendi âleminin kuytusundan yaşantını gözlemek eziyete dönüşüyor bazen. Sen zamanı eyliyor, ben burada kaburgalarının içine sıkışmış, günden güne ciğerine işleyen bir yara gibi zamanı içiyorum.” (s. 103)

buna bayıldım... iyiki geldin yaaaa.. valla içim açıldı tatlım...

Yazgüneşi dedi ki...

bir de seni görsem işte o vakit tamamlanırım canparçası

nil dedi ki...

"Eliha'nın kanlı gözlerine ürkmeksizin bakabilenler, gidecekleri yerleri bir an için unutur, Eliha'nın yanında ayrılamazlardı. Çünkü övebilen bir kadındı Eliha. Kime dokunsa onu eşsiz kılardı"

ama nasıl bir kadın böyle olabilir ki...nasıl özel bir kadın..

eline sağlık bitanem nefis alıntılar, enfes fotolar, ve listede bir kitapla daha güne başladık :)

Yazgüneşi dedi ki...

Evet Nilim beni detkilemişti Eliha tanımı
vaaay demiştim..

ve kitap gerçekten okunası..

liste uzadıkça uzuyor
sonu nereye varırı
ya da daha kötüsü
varır mı:)))
varmaz di mi
varmasın
öperim

Elif Gizem dedi ki...

harika...
"Bir şeye ad vermek onu kendine alışmaya zorlamaktır. Yeryüzündeki bütün kinsiz, gurursuz, yalın ve dingin canlıyı evcilleştirmenin ilk adımıydı bu."
Bu cümle favorim. Ama herbir cümlesi nefisti. Paylaştığın için teşekkürler. ellerine sağlık, keyifle okudum.

Yazgüneşi dedi ki...

elifim o cümleyi ben de çok sevdim
kadın bahçesindeki incie ağacına isim koydu diye diyor adam bunu kadına...
bu roman etkiledi beni...

okursan eminim sen de seversin