30 Ağustos 2011 Salı

Gözlerini Gönder Gözlerime Baksın

mentollü bir nefestir sevişmek adam seninle...rahatlatıcı lâkin; bir o kadar da keskin... tenim , etim, sinir uçlarım, gözbebeklerim..
hasret tenine, etine, sinir uçlarına, gözbebeklerine; -"gözbebeklerin" dedim de- onları gönder bari bir kereliğine
gözlerini...
gözlerin çalsın kapımı...gözlerin değsin gözlerime
mentollü bir nefes adam sevişmek seninle... gözlerini gönder; değsin gözlerime...varsın yaksın mentolü gözlerinin gözlerimi; razıyım adam,
varsın yaksın
"sen gel" desem, gelmezsin... bari gözlerini gönder; bir defa gözlerime baksın... sevişsinler bakışarak
varsın gözlerim yansın....



dipteki not:
fotoğraf: ibrahim çakır

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Capon Balığı

Doğduğunda Capon balığı demiştik kızım kuzum sana..
çekik çekik gözlerin nokta kadar ağzın köfte köfte dudaklarınla
tıpkı bir balıktın gerçekten de....
hem de caponundan...

bu yılki tatilde balıklığnı kanıtladın iyiden iyiye..
de düşünür oldum ben
capon balığı değil de
uçan balığı mısın acaba diye :)))))))))))





27 Ağustos 2011 Cumartesi

"Bazen insan öyle özler ki; özlenen bilse yokluğundan utanır" Aziz Nesin


Mevsimlerden YAZ Lodos ...

En sevdiğim..

Ama ben bu gece üşüyen bir düşteydim...

Yaz sıcağında yatağımda ürperdim

Gördüğüm düş üşürken; söylesene adam sen

Sen nerdeydin?

Yitik öyküler kol gezdi üşüyen düşümde Lodos

Ben
tek tek
bu yitik öyküleri fotoğrafladım

Ben düş üşürken yitik öykü fotoğraflarından bir albüm yaptım

Sen nerdeydin?

Böylesi sıcacık bir yaz gecesinde

Yitik öykülerin kol gezdiği üşüyen bir düşteydim

çünkü Lodos

Çünkü ben

Ben

Seni çok özledim...

Haberci







Yansıyan birkaç söz
Bir kaç anı,
İlk yudum şarap gibi ömrüm
Buruk.

Ey habercci
Yalnızlık çok mu büyüktür?
Bu diyar kaç uzun gece?
Günde kaç kez ölünür?
















fotoğraf: ibrahim çakır

26 Ağustos 2011 Cuma

USULCA GİDERKEN

DAHA ÖNCE SÖZ ETMİŞTİM
OFİSİ TOPLARKEN GEÇMİŞ YILLARDA YAZDIĞIM BİR AJANDA BULDUM İÇİNDE VARLIKLARI BİR YANA YAZDIĞIMI DAHİ UNUTTUĞUM ÖYKÜLERİM DENEMELERİM VAR DİYE
İŞTE BU DA BİR ÖYKÜ
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Usulca kapattım kapıyı çıkarken; uyuyordu ve onu uyandırmak istememiştim. Oysa bunun bir gün olacağını hissettiğim anlarda, hayalimde beliren, içimde birikenleri avaz avaz haykırıp, filmlerdeki gibi “eşyalarımı sonra aldırırım” deyip, kapıyı tüm gücümle çarpıp çıkmaktı. Şimdi elimdeki valizi çağırdığım taksinin bagajına yerleştirirken hayatın hiç de öyle filmlerdeki gibi olmadığını biliyorum.


İçimdeki hissi tarif etmem imkânsız. Ben, onun bıraktığı boşluğu mu yaşıyorum, yoksa nice zamandır taşıdığım bir yükten kurtulmanın hafifliğini mi?


Aslında hiç de bunları düşünmenin zamanı değil ve bunu taksi şoförünün “Nereye?” sorusuna verecek bir cevap bulamayınca fark ediyorum. Sonuçta eşyalarım ve ben bir taksideyiz, saat sabahın altısı ve bir yere gitmek mecburiyetindeyiz.


- İş yerim?

Valizim ve ben !

Bu imkânsız.


- Herhangi bir otel?

İşim dolayısıyla bildiğim tüm otellerle birebir çalışıyorum ve oralara gidemem.


Bu kentte mutlaka üçüncü sınıf oteller, moteller ve pansiyonlar var ama ben bilmiyorum.


- Arkadaşlarım?

Hiçbir arkadaş bir iş gününde sabahın altısında uyandırılmaz.



- Dostlarım?

Bu şehirde hiç dostum olmadı ki benim. Üç sene önce geldiğimde o zaten çoktan hayatıma sızmıştı ve muhtemelen buralara beni çeken de o olmuştu. Dost edinme fırsatı hiç tanımadı bana.



Ama bu kentte kalmak zorunda değildim ki...



Şoför mahallindeki yerinden yana doğru kaykılmış, sinirli yüz ifadesine aslında hiç de yakışmayan uykulu gözleriyle bana bakarak cevap bekleyen şoföre gülümsüyorum; artık verilecek bir cevabım var.



Terminale...



Bu saatte valizle nereye gidilir ki başka?...



Terminalde valizim ve ben taksiden iniyoruz. Telefon kulübelerinden birisine gidip kan kardeşimin numarasını çeviriyorum. Yedi sekiz defa çalıyor telefon ve uyku sersemi bir ses duyuyorum.



“Efendim”



Benim diyorum ona.

Başka birisi olsa “Manyak mısın bu saatte” der, terslerdi beni eminim. Oysa kan kardeşim “Yaptın değil mi?” diyor. Onu terk edeceğime inanan tek kişi oydu zaten ve hemen anlıyor. “Ben birazdan çıkacağım işe gitmek için kapıcıya anahtar bırakırım, ismini de söylerim, ondan anahtarı alıp eve gir” diyor.

- Nerdesin?

- Nereye gideceksin?

gibi sorular yok.

Ona gideceğimi hemen anlıyor ve benim ona diyebilecek tek bir şey var aklımda. Söylüyorum:

“İyi ki varsın”

“Akşama görüşürüz” deyip kapatıyor.



Saat 7:30 otobüsünde bilet buluyorum kolayca. Zaten hafta içi kaç kişi uzaklaşır ki bu şehirden.



Otobüste oturmuş kalkış saatini beklerken düşünüyorum onu ister istemez. Bu sıralar uyanmıştır çalar saatin o sevimsiz sesiyle. Henüz farkında değildir onu terk ettiğimin; pek az eşyamı aldım çünkü. Çoğunu bıraktım o evde. İçimden gelmedi onları da sürüklemek. Yine işe erken gittiğimi düşünmüştür beni göremeyince. Portmantonun üzerindeki ahşap kaseye bıraktığım anahtarlar gözüne çarparsa da unuttuğumu düşünür kesin



Ancak akşam geç vakit anlar dönmeyeceğimi. Ama bulamaz beni. Hiç bir zaman dostlarımın adreslerini, telefonlarını merak etmedi ve bilmedi; kan kardeşiminkini bile...



Gülümsüyor ve koltuğu geriye yatırıyorum. Otobüs hareket edeli bir kaç dakika oldu. Aylardan sonra ilk kez huzurlu bir uykunun derinliklerine doğru kaydığımı hissederken son düşündüğüm şey ilk molada şirketi arayıp istifa ettiğimi bildirmek gerektiği oluyor...



Eylül 1999

Neslihan Karayakaylar



25 Ağustos 2011 Perşembe

Arthur Tress ve gölge ve sürrealizm ve nü ve vs.

Fotoğraf çekerken, fotoğraf okurken hep ışıktan söz ediyoruz
ışık aşağı ışık yukarı..
evet fotoğrafı fotoğraf yapan bu biliyorum
ama ben nedense
gidip gidip hep gölgelere takılıyorum
gölge olmasa ışık anlamsız
evet evet
gölgeyi yapan ışık
biliyorum
ama olsun
tersim ya
ben herkesin kullandığı
"fotoğraf ışıkla yazmaktır"
sözü yerine
"fotoğraf gölgelerin ışıkla dansının suretini çıkartmaktır"
diyorum
olmaz mı?
olmazsa da olmamıştır
ben yine de diyeceğim işte

ve Arthur Tress'in karelerini bunca seviyor oluşum da
gölgelere dans ettirdiği için olabilir mi?
kuvvetle muhtemel
ha bir de sürreal yaklaşımları var tabi
onu bana sevdiren bir başka sebep


1940'da doğmuş Arthur Tress Brooklyn'de.  Amerikalı bir fotoğrafçı yani. kendi glgesini en fazla fotoğraflayan fotoğrafçı olma ihtimali olan bir isim ve birde sürreal kareleri var. Özellikle insan bedenini surreal biçimde yansıtmayı denemiş bana kalırsa gayet de iyi başarmış biri.
Aadamın kafası süreal çalışıyor ya fotoğrafa sirkte çalışan ucubeleri çekerek başlamış. Ki o vakitler 12 yaşındaymış.
Lisede resim okumuş, 1962 yılında Bachelor of Fine Arts derecesi almış. Daha sonra Paris'e taşınmış ve film okuluna gitmiş.
Bir çok ülke gezmiş ve özellikle Şamanların yaşamı onu çok etkilemiş. Şamanların etkisi yer yer karelerine yansımış..

İşte bir başka sebep de bu olsa gerek Tress'i bana sevdiren
şamanlara da bayılırım ben.

Ayrıca nü  -erotiğe kaçmadığında- sevdiğim bir dalı fotoğrafın
ama tema %90 kadın
kadın bedeninin daha estetik olduğu iddiasıyla
ben de beğeniyorum tabi iyi kadın bedeni nülerini ama Tress erkek bedenini nü fotoğraflamayı tercih etmiş
ve bence gayet de iyi fotoğraflamış

Buraya bir tıkla Tress dünyasına dalabilirsiniz dilerseniz..


Bu da en sevdiğim karelerinden birisi...
Nedense

;)))




24 Ağustos 2011 Çarşamba

39 Yaş Kutlamaları

Bahsetmiştim
Doğum günü kutlamalarımı yazayım bir ara diye

Kızımla doğum günlerimizi paylaşıyoruz
defalarca yazmışımdır önceden

İlk kutlamam kızımla birlikte Bodrum'da kuzenimin barının terasındaydı..

(Burada bir reklam geçmek istiyorum.
Bodrum'a gidecek olanlarınız var ise
ve hala Campanella'ya gitmediyseniz
ayıp ama
Bodrum'un en eğlenceli terası
Valla
kuzenim diye demiyorum
öyle..
illa ki gidin görün
sonra karar verin diyorum
nesse reklama burada son vereyim di mi ama :))

Party popper lar falan
çoook güzeldi


minik kızımla beraber mum üfledik

tüm kızlar takımı
tam tekmildik

erkek kısmında Darren ve Tan vardı tabi
Ha bi de Ali Abim

tan uyuyakaldı ama :(

ayrıca Darrenın candostu Sağdıcı Jonathan ve eşi Fiona ile  müthiş çocukları Eva ve Alex de dahil oldular bu gecemize
mutlu olduk analı kızlı

bi Büücüm eksikti işte :((

analı kızlı göbek bile attık hoppidi hoppidi...
atmasak şaşırtıcı olurdu ki zaten ;)


bu harika organizasyon tabi ki becerikli abla sahibi olma kontenjanımdan gerçekleşti
yeniden teşekkür teşekkür teşekkür kendisine :))
çok mu seviyorum ben onu ve diğer aile bireylerimi ne?
evet evet
kesin öyle
iyikilerin en iyikilerindenlerim onlar işte



Ankara'ya dönüşümüzün ertesi
Ayşesi Bitanesinin özverili ve müthiş organizasyonuyla
bu kutlamaya bir de dost kutlaması cilası çektim ki
ofofofof
tadından yenmez...

Yazın ortasıdır ya
bizim doğum günleri hep kaynar yalan olur gider
ben Ayşe'yi takdir ettim bunca dostu bir araya getirebildi diye
bi de bana derler organayzır diye
Ayşe beni sollamış çoktaaaaan yeminle :))

hem de Büü de vardı bu defa


gerçi capon balıı yoktu bu defa da ama
ona ayrı bir kutlama planı var bayramdan
ya da okulu açıldıktan sonra

Bitanesim canım dostum iyikim
sonsuz teşekkürler bu güzel gece için yeniden


gecenin fotoğrafları İbo'dan, İbo'lu olanlar Ayşeden
ellerinize sağlık cancanlarım



bu arada benim anlamadığım bir konu var
ben yaşlanmayı sevmiyorum ki
saçım beyazlıyor göz kenarlarım kırışıyo falan filan ya
uyuz oluyorum

eee o zaman niye kutluyorum yaa
salak mıyım ben?
bilemedim
nesse
deşmeyelim fazla ehüheee

özetle
yaş 39
şaka gibi
ama gerçeğin ta kendisi...

ben bakayım.. sadece ben...

Ben kıskanç bir kadın değilim adam.. Ya da doğrusu "değildim"... Ta ki dün o kadının sana öyle baktığını görene değin...
Sen ona baktın mı, bakmadın mı.. bilmiyorum.. Ben o kadın sana bakarken hep o kadına baktım...
"Bakma" diye sessiz çığlıklar patlatarak iç dünyamda.. "Bakma"..
hayalimde gidip omuzlarından tutup sarsarak...
"Ona öyle ben bakarım yalnızca.. Yalnız ben" diyerek...
O kadın sana baktığı sürece, ben o kadına bakarak...

Kıskançlık..
Bilmediğim duygu.. Onu da öğrendim bu yaştan sonra..
Sevmedim... hiç sevmedim.. hiç sevmeyeceğim

Tuhaf bir çelişki biliyor musun? Çünkü ben o kadına -sana öyle baktı diye kızmadım, kızamadım- hani ben böylesi severken seni, sen böylesi sevilesiyken, onun da sevebilme ihtimali öylesi yüksekken... Nasıl kızardım ki?
Kızamadım...

Ama bir o kadar da kızdım işte
Bir o kadar da çok kızdım...
"Sevme" diye sessiz çığlıklar patlatarak iç dünyamda.. "Sevme"..
hayalimde gidip omuzlarından tutup sarsarak...
"Onu ben severim yalnızca.. Yalnız ben" diyerek...

Çaresizlikle eşdeğermiş kıskançlık sanki.. Ne çok acıtıyormış insanın canını.. ne çok

Tenine hasret tenim.. Bir sarılsan geçecek belki.. Ah adam bir bana sımsıkı sarıl istiyorum şu an ama sımsıkı, kemiklerim kırılacak zannedeyim kollarının sarmalamasından, yani o kadar sıkı; bir de o kadın sana bakmasın istiyorum..
ben seni
öleyazarcasına kıskanıyorum...

biliyor musun adam
o
kadın
sana
öyle
baktı
ya
içimde bir şeyler kırılıverdi şiddetli bir şangırtıyla
ve şimdi
o kırıkların açtığı yaralardan
ruhuma
kan
sızıyor

kıskançlıktan ölmek de ne neymiş derdim ben hep
şimdi
ölüyorum adam
kanaya kanaya
ölüyorum..

sen?
sen şimdi
"sakın bir söz söyleme
yüzüme bakma sakın
sesini duyan olur, sana göz koyan olur..
düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın..."

n'olur adam
n'olur
sana
sadece
ben
böyle
bakayım.....
tek ben....


Dipteki Not:
fotoğraf: onur erkmen

23 Ağustos 2011 Salı

Yeryüzünde Bir Yer - Sema Kaygusuz


"Utancını biliyorum
Benliğinin en mahrem parçası bende duruyor.O çetrefil duyguyu emanet alalı beri gözümü gözünden ayırmadım. Tarihi bir sır yüzüne nakledilmiş senin. Seni doğuran anne, seni düşleyen baba henüz dünyada yokken, atalarının çizdiği kederli bir sima, tenden tene geçen yakıcı bir ağıtın son defteri olmuşsun. Nasıl okuyacağını bilmiyorsun yüzündeki harfleri. Yaşamadığın halde etkisi altında kaldığın, söze nereden başlayacağını bilemeyip satırlarını bitiştiremediğin bu gizil utanç büyümeni aksatıyor.


Öte yandan, tanıdık hisleri hissettiğinde o yazı siliniveriyor alnından. Sözgelimi horgörüyle dudakların sola bükülürken yada hasret çektiğinde sulanırken gözlerin, utancına dair tek bir sözcük göremiyorum yüzünde. Ama bazen dalgınlığa kapılıp dünyadan koptuğunda tanımadığın bir hissin zarfında hiçbir şey hatırlamıyorsun. Hatırlamadığın bir olayın karanlıkta kalmış hatırasıyla baştan ayağa ağarırken buluyorum seni." (s. 11)

"Yanımda değildin. Senin yerinde kemiklerindeki sızıyı görebiliyordum ancak. Avuçlarındaki teri, bel çukurundaki sancıyı bir de... Halin perişandı. Kadim bir ıstırapla benliğin küçülmüş, yaşadığın onca zaman bir incir çekirdeğinin içine sığışmıştı. ... Asırlık bir uzaklık vardı aramızda. Yeryüzünü aynı köşesinden farklı zamanlarda duruyorduk ikimiz. Bölük pörçük hallerini izliyordum senin... Kendini kendinle hırpalıyordun..." (s. 12)

"Hayat şeylere yüklediğin anlamlarla sınırlıdır ne de olsa." (s.17)

"Bir şeye ad vermek onu kendine alışmaya zorlamaktır. Yeryüzündeki bütün kinsiz, gurursuz, yalın ve dingin canlıyı evcilleştirmenin ilk adımıydı bu." (s.18)


“Düne kadar sadece hissederek yaşardın. Bir önceki günün hissini anımsayarak benzer bir şey hissetmek üzere alesta bekler, önceki zamanlardaki hislerinin hatırasıyla kendinin karbon kopyası olurdun. Saptırılmış bir hafızayla yaşamanın en karanlık yanı her gün ölü uyandığını anlayamamandı sanırım. Şimdi bakıyorum da ağlayamıyorsun bile. Bilmediğin bir gözyaşı dökmeye direniyorsun. Yaşamak hissetmektir... Parlak bir düşünce tabi. Kalabalıklara nüfuz etmek için yeterince özlü, yeterince hafif. Hisler düşünceyi tetiklemediğinde hissedilmiş olanı hissetmekten başka elden bir şey gelmiyor. Yarın ölü uyanmayacak olsan da, ertesi gün, daha ertesi gün şu anki hissinin yarattığı yıkıcı yavanlığa alışarak yeniden ölgünleşeceksin. Tam da böyle bir ihtimal varken güzel gözlüm, şu anki varlığının cesedi olmaya bir kaç gün kala yalvarıyorum ağla. Acıyı hissederken bilincini uyandıran o düşünce anını bari şimdi bırakma.” (s. 24)
 
“Madem yerimizde duramıyoruz, bir sesli bir sessiz iki harf gibi yan yana dokunaklı bir çığlığın hecesi olalım ikimiz.” (s. 25)
 
"Eliha'nın kanlı gözlerine ürkmeksizin bakabilenler, gidecekleri yerleri bir an için unutur, Eliha'nın yanında ayrılamazlardı. Çünkü övebilen bir kadındı Eliha. Kime dokunsa onu eşsiz kılardı" (s. 28)

“Kadim hikâyelerin böyle bir etkisi vardır... Yaşanmış ve yaşanacak olanı köklendirirler. Geçip gitmekte olan şu saniye genişleyerek devasa bir küreye dönüşür. Art arda dizilen cümlelerle kalıba kesilen zamanın nabzı hikâyeler sayesinde duyulmaya başlar. Hikâye anlatmak şekil çıkarmaktır zamandan. Bir bakıma yolundan döndürmektir birisini, bir bakıma susturmak... Dinlemek için susmak zorunda kalır, sözcüklerin gitgide büyüdüğü başka bir uzama fırlatılırsın.” (s. 29)


“Yazsan ne olacak gözünü seveyim. Harfi harfle iliştire iliştire sanatsal cümleler kursan, onları sonsuz değişmezliğine boyasan mürekkebin, uzaya dağılmış boş sayfaları art arda sıralayıp numaralasan sonra, bütün bunların hükmü ne? Benliğindeki eksik parça kitaplaşacak mı sence? Şu benlik dediğin muamma ne el hüneriyle yapılan nesnelerde tamamlanıyor ne de zihinsel yaratılarda. Eksik daima eksik. Ve daima çok yakın. Handiyse burnunun dibinde. Ah bir görsen beni, uzansan... hiç olmazsa bir eksik parçana dokunmuş gibi olacaksın.” (s. 29 – 30)


“Gönül dediğin bir dipsiz hazne, akılla kavramaya yeltendiğinde bitimsiz anaforuna kapılıp dengeni yitiriverdiğin karanlık yer.” (s. 61)


“Taşlar bazen daha çok ses çıkarıyor insandan. Tanrıların toplanma yerine işaret düşmek için orta yere dikilen onca kayadan, sınır taşlarından, mezar başlıklarından, Yakub’un önce başını yasladığı sonra göklerin kapısı olarak bir direğin üstüne yerleştirdiği Beyt-el taşından, Afrika’daki kabilelerin ovalaya ovalaya parlattığı kutsal kayaçlardan, Kâbe’deki Hacerü’l Esved’den, kurbanların adandığı mermer sunaklardan, düştüğü yerde tapınaklar inşa edilen meteor parçalarından insana bulaşan pürüzlü bir sonsuzluk duygusu. Sen taşlara dokunduğunda ben serinliyorum. Ferahlatıcı bir esrime yayılıyor içimde. Bir taş ki ister kumsaldan, ister nehir yatağından ister yamaçtan gelmiş olsu, evrenle bütünleşmenin mümkünlüğünü hissettiriyor. Halbuki başka bir şey taş. Bir yabancı.  İradesine içkin en küçük bir belirti taşımıyor. İnsan gözünde anıtsallaşan devasa bir kaya, kendi oluşunu oluyor sadece ve o kaya sayesinde insanî titreşimler yayılıyor mekânlara.” (s. 63)

“Hava ten kokuyordu. Bayılıyorum bu ekşimsi kokuya. Dünyanın çekirdeğinden gelen hararet yeryüzünü çiy çiy terletiyordu. Sen soludukça ben arzusunu kokluyordum dünyanın. Dolmabahçedeki çınar ağaçlarının gövdesinde , caddeden akan insan selini ilgiyle izleyen irice açılmış gözler vardı. Ağaçlar gözleriyle bakıyordu gerçekten. Sen ise kucağında fotoğraf makinen, görmüş olabileceklerini erteliyor, boş bakışlarla akıp giden kaldırımları izliyordun. Bu dalıp gitmelerinle billur cismimi perdelemenden usandım iyice. Gördüklerimi sana göstermek için elimden ne gelir, bilmiyorum. Cama yaslı başın ölümcül bir karanlığa eğik, antik bir harfin izi kızarıyordu alnında. Bahçendeki inciri Zevraki diye çağırdın çağıralı, omega biçimli derin bir hüzünle damgalanmıştın. Ne söz vardı yüzünde, ne hayal. Olmayan bir incirdin. Ağacın dibine sokulup bir gölge gibi yere yayıldığın, karanlığa sığınıp kendini kaybettiğin, kaybedip tekrar bulduğun yitik zamanın içinde, hiç olmamış bir meyvenin ta çekirdeğinde, yeniden var olabilmeyi uman hiçliğin ta kendisiydin.” (s. 95)


“Seni uyumak zor. Hele beni düşündüğünü düşlemek, kendi âleminin kuytusundan yaşantını gözlemek eziyete dönüşüyor bazen. Sen zamanı eyliyor, ben burada kaburgalarının içine sıkışmış, günden güne ciğerine işleyen bir yara gibi zamanı içiyorum.” (s. 103)

“Canlılığını kıskanıyorum. Yeryüzünde eğreti duran şu narin gövdeni hele. Her uyanışında başka bir mekâna doğma umuduyla akkor güzelliğinde ışıldıyor; düşle dünya arasında kalan misal âleminden yadırgayarak bakıyorsun çevrene. Gözlerin yumuk yumuk. Kabuğundan soyulmuş bir meyve oluyorsun o zaman. Dişlenmeye hazır, ballı bir şey. Ama sonra uyanıklığın ilk tükürüğünü yutar yutmaz, küskünlük kaplıyor gövdeni. Dünyaya itilmişliğini vurgulayan darmadağın bir hal.


...

Neden seni dünyaya çağırmış olduğuma inandıramıyorum? Sen benim yaşama payım, dokunuşum, iştahımsın. O halde niçin bir yarayım sensizlikte üreyen? Burnumda hep yanık kokusu, hangi ateşe baksan ben orada dağlanıyorum.” (s. 117)


“Gitmek diye bir şey yok, sadece çağrılmak var.

...

Kimse gitmez durduk yere, biri çağırmasa, çağrılmış olmasa bir yerden kimse yerinden kımıldamaz.” (s. 128)


“Gitmek başlı başına dokunaklı bir şey. Hele arkada kalıp gidişini izliyorsan birisinin onunla ilgili son görüntü yalnızca belirgin sırt çizgileri oluyor. Her adımda açığa çıkan tabanlar, bundan böyle yokluğa, hiçler ülkesinin topraklarına basacakmış gibi geliyor insana. Dünyanın her köşesinde aynı otlar bitiyor halbuki. Değil mi ki duran kendinde duruyorsa öylece, giden de kendine yürüyor yollarını. Kimse kendini ben yitiğim diye tanıtmıyor da. Yitik dediğin, geride kalanları olduğu yere sıkıştıran insan boşluğu, hep ten kokan bir yatak.” (s. 151)

"Perşembe Pazarının makine yağıyla parlayan sokaklarında dolaşırken, aramızdaki sırrın biçimini hayal ettim uzun uzun. Düşündüm de incire benziyor bizim sırrımız. Dibinde ruhu içine çeken bir delik, insan tenini andıran damarlı incecik bir kabuk ve uzayıp düşmeden önce doygunluğa erişen su damlasının en şişkin hali. Birbirine bağlı omurgasız liflerle kendini ören bir bütünlük. Ne zar var sırrı dilimlere ayıran, ne de tanecikler. Avuçta ezilmeye hazır fazlasıyla nazik bir yapı bizimkisi. Küçük bir dokunuşla içine çöküyor hemen. Kokusuz da hem, bizi burnumuzdan değil gözümüzden çekiyor. Kalbinde öğütmeden anlayamıyorsun yapışkan lezzetini. İlk ısırıkta ödül ve öğüt aynı anda geliyor. Çiğitlerimiz var bir de. Her çiğitte başka bir kökün tadı saklı. Onları sözcüklerin arasında çıtırdatarak kırıyoruz.” (s. 155)



“... sözcük sözcük ayıklamak seni öyle güç ki anlatamam. Utancını teslim etmeye yıllardır dolanıyorum iç dehlizlerinde. Bu çetrefil anlatı, meyvenin olgunlaşmasına sabretmek denli uzun. Mücevhere kesilen taşlar bile boy ölçüşemiyor bir utancın söze doğru seyriyle. Dil bağlanıyor çünkü. Felaketlerden artakalan suskudan sonra bütün çocuklar senin gibi çığlıksız doğuyor. Dert dilde çözülüyor, efkâr haz veriyor, hüzün sahibini önemsetiyor da, her nevinden utanç taş gibi karnına yerleşiyor insanın. Birisinin birisine kıyışı karşısında yaşanan dehşet hiçbir katliam fotoğrafına sığmıyor.


Gövdenin onuru incecik, pelur bir kâğıt denli saydam. Bir elin horgörülü itişinde, süngünü batışında, kabzanın ırgalamasında, mitralyözün namlusunda boydan boya yırtılıveriyor. Utançla kabuklana hassas bir ruh kalıyor geriye. O yüzden bağışla, herkesler gibi konuşamam ben. Sırtlandığım duygunun tarihî seyrini açıklayan uzak cümleler kuramam tüh diye yakınmayı, ah diye ilenmeyi, hayretle donakalmayı bilirim tek. Eğretilemeli bir dille yerinden sökülen onurun bıraktığı oyuğu anlatabilirim” (s. 165 – 166)

"Belli ki bir peygamber düşüdür senin uyuduğun. çok zamandır, sihri yanılgıya yeğlenen töresel b,ir yüceliği sayıklıyorsun. insan sözünü işitebilen ağaçla muhatap, gevezelik ederek saplanıyorsun yalnızlık batağına. Bataklıktan çıkmak için mucizevi bir incirin dallarına tutunman hele, affedilir gibi değil. Kondurulmuş her adın üstünde sakil duracağını bile bile, incirden insan olmasını ummakla başlıyor eksilişin.
Halbuki incir
yalnızca kendinde duruyor. Kendini olabiliyor sakince.
Oysa her yana saçılmış
insan özü.
Biz, seninle, ikimiz
onları toplaya toplaya gidelim ölüme." (son söz - s. 167)

ruhsal gerçekliğin şiirli kalıbını çıkarabilmek şu lanetli dünyadan









TATİLDE OKUDUKLARIMDAN BİRİSİ

BAHÇESİNDEKİ İNCİR AĞACINA İSİM VEREN DERSİM SÜRGÜNÜ BİR AİLEDEN GELEN GENÇ KIZA HİTAP EDEN KİMLİĞİ BELİRSİZ BİRİSİNİN AĞZINDAN DÖKÜLENLERDEN İBARET ROMAN













ÖYLE ÇOK ALINTI YAPACAK YER VARDI Kİ..

ONLARI DA YAYIMLAYACAĞIM AZ SONRA LÂKİN
BEN ÖZELLİKLE İKİ PASAJDAN ÇOK ETKİLENDİM
VE AYRICA PAYLAŞMAK İSTEDİM
SADECE O İKİ PASAJI TEK POST OLARAK...
GÜNÜN BİRİNDE
RUHSAL GERÇEKLİĞİN ŞİİRLİ KALIBINI ÇIKARABİLİP ŞU LANETLİ DÜNYADAN İNSANIN YÜREĞİNE TESİR EDEN BİR FOTOĞRAFÇI OLABİLMEYİ UMARAK...


“İncirin dolaşık dallarını büyücek yapraklarını seyrederken kendi gövdesini arayan bir hayalet denli hafifsin. Gök dupduru. Bu saatte bu noktadan hiç bakmamıştın dışarıya. Yaprağın toprağa vuran gölgesi değişken bir suretmiş meğer. Işığa göre yer değiştiren dingin karartılar... kuytuda kalan incir dallarının güç bela bükülerek güneşe doğru uzandığını yeni fark ettin. Ağaçla kıyaslanınca ne kadar yavaşsın. Duvarlara astığın fotoğraflardaki yüzler geçmişini söndürüyor hayatının. Bugüne değin sadece insan yüzlerine bakmış olmanın boşunalığı yavaş yavaş açığa çıkıyor.


Örneğin şu tam karşındaki yaşlı adam fotoğrafı. Cumbalı ahşap bir evin merdivenine oturmuş, yoldan gelip geçenleri seyrediyor. Ev yapımı muskat şaraplarını sergilediği küçük bir tezgah var önünde. Bu fotoğrafı tatil seçenekleri sunan bir dergi için Şirince köyünde dolaşırken çekmiştin. Fotoğrafı tam sayfa basmaları pek hoşuna gitmişti. Şimdi bu adam yaşıyor mudur acaba? Fotoğrafını çekerken onun ölümlülüğünü, incinebilirliğini aklından geçirmiş olabilir misin? Deklanşöre bastığın anda, muskat şarabı yaparak geçinen bu yaşlı adamın, zamanın pervasız akışı içinde tükenip yok oluşuna bütün varlığınla dahil olmuş muydun? Ya da bilincinde misindir dahil olduğunun? Bakıyorum da bu fotoğrafın senin elinden çıktığı hiç belli değil. Ne yaşlı adamın otururken sol yanına abandığının farkındasın ne de şapkasının siperliğine iliştirdiği iri taşlı broşun. Öyle olsaydı şarap şişelerinin etiketlerine göre değil de fotoğrafı başka bir yönden çekmiş olurdun. Adamın biricikliğini vurgulayan ince ayrıntıyı görememiş olmana karşın bunu göstermiş olman bir tesadüfse eğer, çektiğin fotoğraflara baka baka öğrenirsin göz çelici duygunun nasıl da cismanî bir şey olduğunu.
...
Halbuki bir alacakaranlık sanatıdır senin yaptığın. Fotoğraf zamanını nostaljik bir devir olarak şakkadanak ortaya koymanın çok ötesinde, çerçeveye sızan boşluğu sezdirerek o dokunaklı eksiği vurgulamak. Hiç olmazsa bundan böyle boşluğu ver bana, her çerçevede kendine yer bulan o ezeli boşluğu ver. Varlığını varoluşa azmettirecek olan, hislerin değil boşluğundur çünkü.” (s. 23 – 24)






“Bir gün üşenmeyip sabaha karşı Beyoğlu’na çıksan, katılmadığın hayatın az çok neye benzediğini görebilirsin aslında. Ara sokaklardan sızan içki kokuları, köşe başlarında kusmuk öbekleri, sabah esintisiyle uçuşan naylon torbalar, her adımda ayak ucunla itmek zorunda kaldığın bira kutuları, ezik izmaritler, çiçekçi kadınların insanın burnuna dayayarak zorla sattığı karan filler, sokak müzisyenlerinden kalma bozuk paralar, yiyecek ambalajları, dürülerek bırakılmış gazeteler, düşürülmüş, kaybedilmiş ve atılmış bu darmadağın her şey, buraya gelmek için ne denli gecikmiş olduğunu gösteren, bütün yeni tanışların ve büyülenmelerin ve kucak kucağa sığışmaların, kafa kafaya verip söyleşmelerin ve rezil oluncaya sarhoş olmaların ve olmadık bir laf ederek gözden düşmelerin, hata etmelerin ve hatalarını düzeltmelerin ve ödeşmelerin, apaçık meydan okuyarak savaşmaların ve bir yabancıya merakla sokulmaların sensiz izleriydi. Hiçbir zaman fotoğrafını çekmeyi aklından geçirmediğin izler... Biraz ileri gidiyorum kusura bakma ama, insanın yüreğine tesir edemeyen bir fotoğrafçı olamamanın nedeni, ruhsal gerçekliğin şiirli kalıbını çıkaramayışındandır şu lanetli dünyadan” (s. 162 -163 )


Dipteki Not:
ALINTILAR: Sema Kaygusuz - Yeryüzünde Bir Yer

Oflu-poflu Yazgüneşi mi olur.. hoş Diil..

Tatil dönüşü sendromuna girdim zaar..
valla
böööle bi depresif haller
bi melankolik bakışlar falan..
bakıyorum bakıyorum aynaya
aynadan bana bakan ben değil adeta..
halla hallaaaa..
ha kilo var manasız bir şekilde bir çırpıda alınıp da vermek için çırpınmanın fayda etmediği cinsten
ondan olmasa gerek kendimi tanıyamıyor oluşum canım
o kadar da değil yani...

39 yaş sendromu mu yoksa
var mı öyle bir şey
nck
yok di mi
öylesi bir sendrom için bi sene daha beklemek lazım
40 ımda girerim paşalar gibi sendromuma
ohh depresif depresif

39 yaş dedim de
bir ara doğum günü kutlamalarıma atıf bir post yazayım iyi aklıma geldi şimdi..

bir de tatilde okuduğum kitaplardan alıntılar paylaşayım istiyorum..
sakin sakin kitap okuyabilmek öyle sevdiğim bir his ki...
başarılı bir okuma dönemi oldu tatil benim adıma
elimdeki stoğun az da olsa birazını eritebildiğim
...

şimdi de niye yazıyorum o da belli değil..
amaçsız amaçsız yazmam da pek
o manada..

yok yok
yaramıyo bana tatil bitişleri
salak oluyorum

offff poffff...


olmaz böyle sıkıntılı haller
yakışır mı yazgüneşine
bitmeden yaz daha
KUŞLARA YENİDEN ÖZENMELİYİM.......



22 Ağustos 2011 Pazartesi

SESSİZ GEMİ



Artık demir almak günü gelmişse zamandan,


Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.



Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.



Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.



Biçare gönüller, ne giden son gemidir bu.

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.



Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki, giden sevgililer dömeyecekler.



Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden


yahya kemal beyatlı


ve bir yaz dönemi de böyle geçti...

ve bir Bodrum macerası daha son buldu....

demiş ya Cevat Şakir

"Yokuş Başına Geldiğinde Bodrum'u Göreceksin


Sanmaki Sen Geldiğin Gibi Gideceksin

Senden Öncekilerde Böyleydiler

Akıllarını Hep Bodrum'da Bırakıp Gittiler"

bunun üzerine daha başka ne denir bilmem ki...

kendi evim
annemin evi
ve sonrasında en kendimi ait hissedebildiğim üçüncü ev
ablamın evi sıcaklığında

sonra da gençlik yıllarımı sık sık andıran teyze evi
neler neler geldi geçti aklımdan
ne anılar
sabah 6'da sinsice eve süzülmeler falan filan.. ne günlerdi yahuu dedirten
daha ilk çıktığımız yıl Büü'nün yanıma geldiğinde kalığı Gül Pansiyonun önnden her geçişte gözümde canlanan geçmiş dile kolay yıl 1999 idi pehhhh
eh
daha ne olsun..

anlatacak şey çok aslında konu Bodrum olunca
lakin
kelimeleri kenara koyup
sözü objektifime vermek istedim...
iyi seyirler efendim.....